* Abi geçenlerde Alman ile satranç oynuyoruz, kafamız da güzel, oğlum duman ettim lan adamları.
- Haha hadi ya hehehe Türk'e bak demiştir Alman hehehe iyi iyi
* Oğlum hatta birara adam "Man, you are playing so serious." dedi.
- Ha ne dedi yani.
* Ciddiye alıyorsun dedi oğlum işte.
- Ha çok mu düşünüyordun?
* Yok lan takır takır oynuyordum.
- Ha atak oynuyordun, e abi çok atak oynamışsın sen de ama.
* E ne yani atak oynamayayım mı?
- E abi hani işte "seviyemiz belli" ona göre oyna demek istemiş belki adam.
* Abi amacı karşı tarafın kralını öldürmek olan bir oyundan bahsediyoruz.
- Hehehehe
* Ehehehehe...
*...Abi
biz burada beyazların ve siyahların binlerce yıllık savaşından
bahsediyoruz. Bizim ordumuz var, atlarımız var, fillerimiz var, inşaa
ettiğimiz kalelerimiz var. Kendisini kralı için feda edecek 8 tane er ve
erbaşımız var. Hepsinin başındaaa sağ kolumuz vezirimiz var. Amaç 64
kareden oluşan o savaş meydanından sağ çıkabilmek. Şimdi sen bana
diyorsun ki, e çok saldırmışsın abi, ne yapsaydım oturup askerlerimin
teker teker ölümünü mü izleseydim ehehe
- Abi satrancı bile büyük bir nefretle oynayan gerçekten hasta ruhlu bir adamsın sen hehe ne olcak abi çok saldırmasan.
*
Satranç lan bu, çok fazla kasmadan oyna gibi bir şey nasıl olacak lan
amk eheh zaten bir kere sen karşıma oturuyorsan satrançta, bir kere
savaşmayı kabul ediyorsun arkadaş, artık senle ben düşmanız. Ben bu
oyunun felsefesini yaşıyorum dostum!
- Neyse siktir et ben satranç bilmem ehehe
28 Ekim 2011
29 Eylül 2011
KaraKarga
Benim bir karga hikayem vardı değil mi? Sene 2008, mezuniyete sayılı günler kalmış, sıkıntılı bir bahar günü. Hava parçalı bulutlu, güneş yerini her an yağmura bırakabilir gibi görünüyor ama yağmur yağmayacak, tek olayı bu havanın sıkıntı vermesi. Hangi dersin bilmem ama bir dersin notlarını çektirmek üzere, Barbaros Bulvarı'nı tıngır mıngır, hoplaya zıplaya inmişim. Beşiktaş bildiğiniz gibi nereye baksanız genç, gözlerinden ışık saçan gençlik, kırmızı ışıkta bekleyen bir ordunun neferleriydi onlar! Gözün alabildiği her yere park etmiş sarı taksiler, İstanbul'un gerçek hakimi dolmuş şöförleri. Bu arada taksi ve dolmuş şöförlüğünün de bir kafası var, bir kafası var, onu sonra konuşuruz ehe. Hani her üniversite civarında öbeklenmiş bir fotokopi endüstrisi olur ya, bacasız sanayi, ve bazılarında her dersin notu olur... İşte onlardan birine girdim, her zaman olduğu gibi "ulan şu fotokopiye ne para harcadık be amk" dedim, notlarımı aldım çıktım. O sırada önce burnum sonra gözüm yanı başımdaki Simit Saray'ında fırından yeni çıkmış simitleri farketti. Fotokopiciden aldığımız bozukluklar ile 2 simit parası denkleştirip, el yakan nimete kavuştuk. (Ali'nin 100 lirası var. Ali 100 lirasının 3/5'ini fotokopiciye veriyor. Ali daha sonra kalan parasının 2/3'ile simit alıyor...) Barbaros Bulvarı dediğin yer dünyanın inmesi en keyifli, çıkması en zor yokuşudur, zaten bence adı Barbaros Bulvarı değil de Barbaros yokuşu olmalıydı, eğer bir günü bir gün Barbaros Abi'ye küfretmediysek de kendisine olan sonsuz saygımızdandır, kendisi Akdeniz'in en büyük korsanı, Osmanlı Kaptan-ı Derya'sı Barbaros Hayrettin Paşa'dır! Suç Barbaros Abi'nin değil, onun ismini bu yokuşa verenlerindir. Neyse çıkıyoruz yokuşu simitleri de yiyemedik, çok sıcak. Bir yandan da elimizde çirkin çirkin fotokopi notlar. Sonra bir anda sanki kapkaça uğramış gibi üzerime ani bir saldırı geldi. Simitler elimden yere düştü, bok oldu, notlar desen yere düştü, bok oldu. Kafamı kaldırdım, karşımda bir karakarga, ağzında bizim simidin yarısı, löpür löpür götürüyor, simit sıcak diye o da temkinli ama. İster istemez ağzımdan "orospu çocuğu" kelimesi çıktı, O ise hiç aldırış etmeden simidi yemeye devam etti. Bilemiyorum bu kargalar biliyorsun 500 sene yaşıyor derler (Abart abart 1000 sene yaşıyor derler, 2000, 3000, bugüne kadar yaşayan en uzun ömürlü canlı!), belki de yıllar önce yollarımız bir yerde kesişmişti, yılların rövanşı o gün alınmıştı, belki de yıllar sonra bir gün ben intikam alacağım. Kusura bakma karakarga dostum ama biz seninle artık ölene kadar düşmanız. (Son cümlenin bir benzeri için bakınız Klişe Hikayeler, sırtında akrep taşıyan kurbağa, akrebin onu sokması vs. vs.)
21 Mayıs 2011
Mayıs Sıkıntısı
Aslında pek de bir sıkıntı olduğu yok, Nuri Bilge Ceylan'a gereksizce selam gönderme isteğiydi bendeki. Geçtiğimiz günlerde kadim dostum Cem ile birlikte çocukluğumuzun ve gençliğimizin geçtiği Bornova Anadolu Lisesi'ne bir uzanalım dedik. Mezun olmamdan bu yana 8, en son ziyaretimden bu yana 7 yıl geçmişti, dile kolay. Bizim zamanımızın kuş uçmaz kervan geçmez, adam kessen kimsenin ruhu duymaz mekanıydı Bornova Anadolu. Ağaçlı yolda bir yandan yürürken bir yandan bir araç motoru sesi ile arkamızı döner, belki biri alır diye otostop çekerdik. Kimi zaman eski bir mezuna, kimi zaman "benim oğlan da burada okudu, tanır mısınız Osman Bilmemne, gerçi bizim oğlan mezun olalı 15 sene oldu ama" tarzında babalara rastlardık, kimi zaman kamyon arkasında maceralı, kimi zaman ise tüpçü kasasında "ateşle yaklaşma" uyarılı yolculuklar yaşardık. Velhasıl, o zamanlar eskide kalmış, şimdi bir taraf IKEA, bir taraf Ege Üniversitesi Öğrenci Köyü, kuş uçmaz kervan geçmez yer otobana dönmüş, ağaçlı yolda dört yol ağzı, dört yol ağzında trafik ışıkları ve gözle gördüğümüz her yerde değişik binalar, yapılar vesaire... Ve belki de hayattaki en enteresan his, hüzünle karışık gülümseme. Bizim zamanımızdan kalan az miktarda hoca, onlarında üzerinden yıllar geçmiş bir miktar. Koruluğa gittik, Cem'in kendi elleri ile sıktığı "portakal sularını" içtik, eğer gömdüğüm yeri hatırlasaydım 8 senelik bir Efes Güneşi bile içebilirdik... Okulda dolaşırken kendimizi o kadar genç hissettik ki anlatamam. Oysa yıllar yıllar önce biz okula gelen mezunlarla taşak geçen veletlerdik, "Ne işin var lan hala okulda siktir git artık, kaç yaşına gelmişsin" derdik. Eminim aynı sözleri bize söyleyenler olmuştur, hey gidi hey heh heh
Bu aralar çok farklı kafalardayım. Uzun süredir yaşadığım, yaşamaktan öte büyüdüğüm ve karakterimin şekillendiği İstanbul'u bırakıp, çok önceleri yaşadığım İzmir'e geri döndüm. İçimde bir dinginlik, ruhumda bir ermişlik, ama yine de şefini kaybetmiş bir orkestranın hüznü, yüzümde ise Charlie Chaplin gülüşü var. En çok da dostlardan ayrılmak koyuyor. Önceleri Samert'i, sonraları Mister Mo'yu gönderdik ve kaybettik, ben burada grupla kalan ve dostlara el sallayan adamlardan biriydim, şimdi ise giderken gruba el sallıyorum, tuhaf biraz.
Hemen hemen 3 senedir çalışıyordum, öyle böyle çalışmakta değil, bildiğin it gibi çalışıyordum. İşi, gücü, iş tecrübesini, kurumsal hayatın incelikli yollarını siktir edersek, çok iyi adamlar tanıdık lan, bir Okan, bir Yalçın, bir Doprah az buz adamlar değil, çok özleyeceğim piçleri.
Konudan konuya atlayayım, geçtiğimiz haftalarda içimde bir Catcher in the Rye okuma isteği vardı. Her ne kadar daha önce Türkçe'sini okumuş olsam da, Su'nun getirdiği orijinal dilindeki halinden okumak çok daha güzeldi. J.D. Sallinger Abi'ye şuku vermeye gerek yok sanırım? Benim lafı getirmek istediğim nokta aslında başka. Su'nun bana getirdiği kitap yılların izini, anılarını ve okunmuşluğunu taşıyan eski bir kitaptı. Ben eski kitap kokusunu unutmuşum biliyor musunuz? Eski kitap kokusu beni bir anda çocukluğuma ve çocukluğumdaki enteresan bir mekana götürdü. O zamanlar bizim evin hemen yanındaki sokakta bir eski kitapçı vardı. 20 metrekare bir dükkan, içeride gözle görülen her yer kitap, yerden tavana, duvardan duvara, bir de yaşlı bir kitapçı amca, bir de 7-8 yaşında kitap müdavimi bir çocuk. Bir kitabı 2 liraya alır, 1 liraya geri satardın kitapçı amcaya, üzerine 1 lira daha koyup yenisini alırdım. Ben Jules Verne'in bütün kitaplarını o amca sayesinde okudum ve her kitapçıya gidişimde 70-80 yaşındaki o adam ile kendi çapında edebiyat muhabbeti yapan bir çocuktum. Bir gün yine elimde üzerine bir miktar daha koyup yenisini alacağım eski kitabım, kitapçı amcanın yolunu tuttum. Bir kaç adam dışarıya koli koli kitap taşıyordu. Önce çocuk olduğum için olan biteni mal mal izledim bir süre, bir abinin yanına yaklaşıp Türkçe meali ile "Ne iş?" diye sordum sonra. Sizin anlayacağınız bizim kitapçı amca ölmüştü, ulan bu yaşımda aklıma geliyor o gün dün gibi, hala üzülüyorum. Ben sonraki 20 senede tek bir kişi hatırlamıyorum ki sürekli olarak kitaplar üzerine konuşayım, hatırlamıyorum be abi. Çocuk aklımla sonraki günlerde gittim kitapçı amcanın dükkanına, bir Türkiye klasiği olarak camlar gazete ile kaplanmıştı, kapıya kilit vurulmuştu. Bayağı bir öyle kaldı dükkan, içimde hep bir umut vardı kitapçı amcanın yerine birileri gelecek, kitapları ve kitapçı amcayı konuşacağız diye. Bir süre sonra dükkan tekrar açıldı, yazık ki hayallerimdeki gibi değildi, artık o dükkan tost, ayvalık tostu, kumru ve hamburger yapan sikko bir büfeydi...
Nuri Bilge Abi'ye selam edelim, onunla başladık, hafif sıkıntılı bol hüzünlü bir yazı oldu...
Dip Not: Bu yazıya BAL'da çekildiğimiz fotoğrafları koyacaktım. Cem ile portakal sularımızı içerken dedim ki, "Oğlum bak birine fotoğraf çektirelim ama unutmayalım bak haaa", elbette unuttuk, o anı ölümsüzleştiremedik. Bu yüzden fotoğraf koyamıyorum hay amk ne diyeyim...
Bu aralar çok farklı kafalardayım. Uzun süredir yaşadığım, yaşamaktan öte büyüdüğüm ve karakterimin şekillendiği İstanbul'u bırakıp, çok önceleri yaşadığım İzmir'e geri döndüm. İçimde bir dinginlik, ruhumda bir ermişlik, ama yine de şefini kaybetmiş bir orkestranın hüznü, yüzümde ise Charlie Chaplin gülüşü var. En çok da dostlardan ayrılmak koyuyor. Önceleri Samert'i, sonraları Mister Mo'yu gönderdik ve kaybettik, ben burada grupla kalan ve dostlara el sallayan adamlardan biriydim, şimdi ise giderken gruba el sallıyorum, tuhaf biraz.
Hemen hemen 3 senedir çalışıyordum, öyle böyle çalışmakta değil, bildiğin it gibi çalışıyordum. İşi, gücü, iş tecrübesini, kurumsal hayatın incelikli yollarını siktir edersek, çok iyi adamlar tanıdık lan, bir Okan, bir Yalçın, bir Doprah az buz adamlar değil, çok özleyeceğim piçleri.
Konudan konuya atlayayım, geçtiğimiz haftalarda içimde bir Catcher in the Rye okuma isteği vardı. Her ne kadar daha önce Türkçe'sini okumuş olsam da, Su'nun getirdiği orijinal dilindeki halinden okumak çok daha güzeldi. J.D. Sallinger Abi'ye şuku vermeye gerek yok sanırım? Benim lafı getirmek istediğim nokta aslında başka. Su'nun bana getirdiği kitap yılların izini, anılarını ve okunmuşluğunu taşıyan eski bir kitaptı. Ben eski kitap kokusunu unutmuşum biliyor musunuz? Eski kitap kokusu beni bir anda çocukluğuma ve çocukluğumdaki enteresan bir mekana götürdü. O zamanlar bizim evin hemen yanındaki sokakta bir eski kitapçı vardı. 20 metrekare bir dükkan, içeride gözle görülen her yer kitap, yerden tavana, duvardan duvara, bir de yaşlı bir kitapçı amca, bir de 7-8 yaşında kitap müdavimi bir çocuk. Bir kitabı 2 liraya alır, 1 liraya geri satardın kitapçı amcaya, üzerine 1 lira daha koyup yenisini alırdım. Ben Jules Verne'in bütün kitaplarını o amca sayesinde okudum ve her kitapçıya gidişimde 70-80 yaşındaki o adam ile kendi çapında edebiyat muhabbeti yapan bir çocuktum. Bir gün yine elimde üzerine bir miktar daha koyup yenisini alacağım eski kitabım, kitapçı amcanın yolunu tuttum. Bir kaç adam dışarıya koli koli kitap taşıyordu. Önce çocuk olduğum için olan biteni mal mal izledim bir süre, bir abinin yanına yaklaşıp Türkçe meali ile "Ne iş?" diye sordum sonra. Sizin anlayacağınız bizim kitapçı amca ölmüştü, ulan bu yaşımda aklıma geliyor o gün dün gibi, hala üzülüyorum. Ben sonraki 20 senede tek bir kişi hatırlamıyorum ki sürekli olarak kitaplar üzerine konuşayım, hatırlamıyorum be abi. Çocuk aklımla sonraki günlerde gittim kitapçı amcanın dükkanına, bir Türkiye klasiği olarak camlar gazete ile kaplanmıştı, kapıya kilit vurulmuştu. Bayağı bir öyle kaldı dükkan, içimde hep bir umut vardı kitapçı amcanın yerine birileri gelecek, kitapları ve kitapçı amcayı konuşacağız diye. Bir süre sonra dükkan tekrar açıldı, yazık ki hayallerimdeki gibi değildi, artık o dükkan tost, ayvalık tostu, kumru ve hamburger yapan sikko bir büfeydi...
Nuri Bilge Abi'ye selam edelim, onunla başladık, hafif sıkıntılı bol hüzünlü bir yazı oldu...
Dip Not: Bu yazıya BAL'da çekildiğimiz fotoğrafları koyacaktım. Cem ile portakal sularımızı içerken dedim ki, "Oğlum bak birine fotoğraf çektirelim ama unutmayalım bak haaa", elbette unuttuk, o anı ölümsüzleştiremedik. Bu yüzden fotoğraf koyamıyorum hay amk ne diyeyim...

