Sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Aralık 2010

The Darjeeling Limited (2007)

Wes Anderson'un öte filmi The Darjeeling Limited, çarpıcı tek plan sahnesi, arkafonda Peter Sarstedt  "Where Do You Go To (My Lovely)" ile...

Wes Anderson'un anlattıkları herkesin anlattğından çok farklı, tüm filmleri izlenmeli.


The Darjeeling Limited (2007) from Burak Onurlu on Vimeo.

5 Eylül 2010

Taegukgi Hwinalrimyeo


Soğuk Savaş yılları, Sovyet Rusya ile Amerika Birleşik Devletleri'nin, "En büyük benim", "Hayır ulan benim" nidaları ile tüm dünyayı kamplara böldüğü bir dönemdi. Teknolojiden uzay bilimine, sanattan spora her alanda tam bir rekabet hüküm sürüyordu. Her ne kadar Soğuk Savaş terimi, iki ülkenin direkt olarak birbirleri ile savaşa girmemesini ve ideolojik bir savaşı tanımlasa da işin aslının öyle olmadığı malumumuz. İki ülkede hakim güç olduğunu kanıtlamak için hemen her küçük ülkede iç savaş ve/veya savaş çıkartarak kendi sistemini kabul ettirme amacındaydı. Neticede Sovyet Rusya dağıldı ve A.B.D'nin kapitalist sistemi günümüz dünyasını şekillendirdi, şekillendirmeye de devam ediyor. Çin ile A.B.D.'nin güç mücadelesini görene kadar da günümüz Rusya'sı ile A.B.D'nin "yumuşak soğuk savaş" dönemine şahit oluyoruz.

Soğuk Savaş'ın ilk yıllarında, iki süper gücün gövde gösterisine sahne olan yerlerden biri Kore Yarımadası idi. Yıllardır bir arada yaşayan, aynı dili konuşup, aynı hayatı yaşayan insanlar 38. Paralel'den itibaren düşman kardeşlere dönüştürüldü. Kuzeyde Sovyet Rusya hakimiyetinde komunist düzen, güneyde ise A.B.D hakimiyetinde kapitalist sistem. Ne uğruna savaştığını bile bilmeyen insanlar, salt propoganda ve sistematik beyin yıkama ile birbirini kesti. Savaşın sonunda 2 milyondan fazla insan hayatını kaybederken, 4 milyondan fazla insan yaralandı veya kayboldu. Peki ne değişti? Hiç! Savaş öncesi durumda olduğu gibi, 38. Paralel'in sınırlandırdığı, farklı ideolojilerde iki düşman ülke. Aradan 60 yıl geçmesine rağmen de hiç bir şey değişmedi, olan süper güçlerin kendi mücadelesinde harcadığı milyonlarca masum insana oldu.


Taegukgi hwinalrimyeo (İng. The Brotherhood of War) işte bu anlamsız savaşı ve ortasındaki iki kardeşi anlatan, uzun süredir aradığım savaş filmi boşluğunu dolduran bir başyapıt. 
 
Ayakkabı boyacısı Jin-Tae'nin (Dong-gun Jang) sadece küçük hayalleri vardır. Babasının ölümünün ardından annesine bakabilmek, nişanlısı ile evlenebilmek, kendisinden çok daha zeki olduğunu düşündüğü küçük kardeşi Jin-Tae'yi (Bin Won) üniversitede okutabilmek ve belki bir gün bir ayakkabı dükkanı açabilmek. Komünizm, kapitalizm, demokrasi vs. nedir bilmeden, hayatlarını ve küçük hayallerini yaşayan abi-kardeş, kendilerini bir anda savaşın ortasında bulacaklardır.


Yazının bundan sonraki bölümü filmin konusu ile ilgili bilgi içerebilir...

İkinci Dünya Savaşı üzerine film izlemeyi bırakalı çok oldu. Klasik konular ve benzer hikayeler... Buna bir de, savaş alanı  yaratmanın maliyet barından ve maharet gerektiren bir iş olması eklenince, savaş filmlerinde savaş sahnesi göremez hale geldik. Full Metal Jacket, Braveheart, senaryo açısından "tek amaçları Er Ryan'ı evine geri götürmekti" sığlığında olsa da Saving Private Ryan gibi filmler gelmiyor artık. Az önce de belirttiğim üzere, Taegukgi hwinalrimyeo, 2.5 saat süresince süngü savaşı dahil birbirinden muhteşem ve gerçekçi savaş sahneleri ile bu boşluğu kesinlikle dolduruyor.  
 

Senaryo tahmin edilebilir şekilde ilerlese de eleştirmeyi yersiz buluyorum. Zira, gerçekçi ortamı yaratmak ve anlatmak istediğini basit ve açıkça anlatmaktır sinema. Kardeşini peşinden cepheye gidebilecek kadar seven, onu eve yollayabilmek için şeref madalyası almaya çalışan, ancak hiç bilmediği ideolojilerin ve gücün esareti altına girip, kardeşinin nefret ettiği bir abiye dönüşmenin hikayesi, ancak bu kadar güzel anlatılabilirdi. Ne için savaştığını bilmezken, dostlarını öldürebilecek kadar, sevdiği kadından şüphe duyabilecek kadar ve intikam almak için karşı tarafa geçebilecek kadar gözünü karartmak ve değişmek, ancak bu kadar kusursuz anlatılabilirdi.

Yazının filmin konusu ile ilgili bilgi içerebilecek kısmı sona erdi...

Kimse ne için savaştığını bilmediğinden, Taegukgi hwinalrimyeo savaşın nedenlerine odaklanmıyor. Halen etkisini gördüğümüz Soğuk Savaş'ın, en şiddetli zamanlarında bir toplumu ne hale getirdiğini, taraf tutmadan, duygu sömürüsüne kaçmadan, bazı gerçekleri izleyicinin direkt yüzüne çarparak, bazılarını da epikleştirerek anlatmaya çalışıyor. Türe dair bu başyapıt, mutlak suretle izlenmeli...



Taegukgi Hwinalrimyeo - Fragman

17 Ağustos 2010

Shallow Grave

Danny Boyle ile ilk tanışıklığım, orta okul yıllarımda hakkında hiçbir şey bilmeden izlediğim Trainspotting ile başlamıştı. Sonraları tekrar tekrar izleyeceğimi, daha farklı yorumlayacağımı ve daha fazla hayran kalacağımı bilmesem de o yıllar Amerika'nın uzağında da iyi filmler yapıldığının farkına vardığım yıllardı...

Danny Boyle'un televizyona film/dizi üreten ortalama bir yönetmenden, Slumdog Millionaire ile zirvedeki yönetmene dönüşme yolculuğunun başlangıcını ise, dönemin imkansızlıklarının etkisiyle çok sonraları izleyebilecektim.

Shallow Grave, neredeyse tamamı bir apartman dairesinde geçen, son derece basit bir konunun işlendiği, ancak karanlık polisiye atmosferi, karakterlerin planları, hikayenin ortasında duran kadın figürü ve olmazsa olmaz kadına yumruk/tokat atılması (hehehe) ile döneminin en başarılı kara filmlerinden bir tanesi. Tüm insanlığın yegane ortak madde bağımlılığını (bkz. para) ve bu bağımlılığın neler yaptırabileceğini bütün bir kurgu ile anlatırken, başından sonuna kadar temel öğe olan arkadaşlığı sorgulatan bir yapım.

Yazının bundan sonraki bölümü filmin konusu ile ilgili bilgi içerebilir...

Etkileyici girişin hemen ardından, eve dördüncü arayan üç ev arkadaşının (Christopher Eccleston, Kerry Fox, Ewan McGregor) eğlenceli mülakat seansları ile başlıyoruz. Kafa bulunan, dalga geçilen, evden kovulan adayların ardından; ilginç Hugo mülakatları başarı ile geçip, evin dördüncü ferdi olmayı hak kazanır. Tabi hikayenin hissettirdiği üzere, Hugo'nun eve gelişiyle olay da gelişir ve çok geçmeden ev ahalisi yeni arkadaşlarını bir bavul dolusu para ile odasında ölü bulur. Filmin bundan sonraki bölümü, her Danny Boyle filminde olduğu üzere, mesajı direkt yüze vuran karamsar hikaye, hikaye ile paralel muhteşem müzikler ve hikayeden bağımsız küçük neşeli sahneler ile devam eder. (Özellikle benim gibi her zavallı finansçı, muhasebeci-patron diyaloğunda duygulanacaktır heheh) Arkaplandaki sıkıntılı telefon sesi, sıklıkla kullanılan matkap, tavanarası atmosferi, dikizleme muhabbeti gibi küçük öğeler de en az yoğun şiddet içeren ana konu kadar rahatsız edici. Bunların üzerine yüksek oyunculuk performansını da ekleyince olay nihayete eriyor zaten... Akılalmaz bir karakter değişimini canlandıran Christopher Eccleston öne çıksa da henüz 24 yaşında uzun saçlı ergen imajlı, Ewan McGregor Abimiz ve iki erkeğin tam ortasındaki kadın, Kerry Fox mükemmele yakın oyunculuk sergiliyor.

Enteresan bir not ile bitirecek olursak; Reha Erdem'in ilk uzun metrajlı filmi sayılabilecek Kaç Para Kaç'ında, Shallow Grave'den yoğun esinlenmesini görebiliyoruz. İnsanlığın ortak madde bağımlılığı (bkz. para) üzerine benzer bir hikaye ve benzer rahatsız edici ayrıntılar (bkz. telefon sesi). Tek fark ana odağın dürüstlük ve sadakat üzerine kurulu olması... (Kaç Para Kaç'ın oldukça düşük bütçeli bir film olduğuna değinmiyorum) Reha Erdem'in kendinden kattıkları da Kaç Para Kaç'ı farklılaştırıyor elbette. Daha önce de muhabbetini yaptığım, fragman kıvamındaki müthiş vapur sahnesi (hemen aşağıda), Reha Erdem'in karamsar hikayenin içerisine hikayeden bağımsız küçük neşeli sahneler sıkıştırmada, Danny Boyle kadar başarılı olduğunu gösteriyor ya da ben çok iddialı konuşuyorum.




Düşük Çözünürlük









Yüksek Çözünürlük






Bir yazıda "iki film birden" şeklinde terbiyesiz ve terbiyesiz olduğu kadar kötü bir espri yaparak, huzurlarınızdan ayrılıyorum.

18 Temmuz 2010

Bornova Bornova!

Modern dünyanın rant kaygısı, beni en çok sanata el attığı zaman üzüyor. Endüstriyel sinemaya bok atmaya kasmayacağım, eldeki imkanlarla sadece saatlerce konuşup, kahve muhabbetinden öteye gidemeyiz. Gösterime girdiği salon/seans sayısı yok denecek kadar az olduğundan, Bornova Bornova'yı elbette sinemada izleme şansı bulamadım. Uzun bekleyişim dün son buldu ve bir kez daha dedim ki aslında Türk sineması iyi işler yapıyor, çok daha iyi işler yapabilir ama kitlede ve zihniyette büyük sıkıntılar var.

Benim 7 senem Bornova Anadolu Lisesi'nde ve dolayısıyla Bornova semtinin alt kültürü içerisinde geçti. Bornova'nın çeşitli okullarından farklı profildeki öğrencilerinin doldurduğu kahvelerinde iskambil kağıtları ve okey ıstakaları, parklarında bira/şarap şişeleri önümdeydi. Öğrenci mekanlarında sınırsız ekmek ve su ile 3 çeşit yemek yerken, hemen ileride toplanmış erkek güruhun "kız meselesi"'nden kavgaları ilişirdi gözüme... İnan Temelkuran da bir Bornova Anadolu Lisesi mezunu, Bornova semt kültürünü anlattığı filmindeki "Anadolu Liseli Piç" belki de...

Her zaman derim, dışarıdan bir şekilde etiketlenen İzmir, aslında içerisini bilseniz, öyle Batılı/Avrupai yaşam tarzında, kafası müthiş açık, "Gavur İzmir" misali bir şehir değildir. Hatta ve hatta çok güçlü bir tutuculuğu ve gelenekselciliği vardır. Bu nedenden olsa gerek, Bornova Bornova'da anlatılanlar, küçük mekansal farklılıklarla, memleketin herhangi bir şehrinin herhangi bir semtini de temsil ediyor.


Bir darbenin oluşturduğu bir sistem ve bu sistemin yarattığı nesil. Kendini güvenmeyen, neyi neden yaptığını bilmeyen, geleceğinden endişeli, bir şekilde sığınacak bir yer arayan insanlar. Hayatın her alanında halen devam ediyor tek tip, düşünmeyen insan yetiştirmek, etmiyor mu? Bana 12 yıl resim çiz dediler, hiç bir zaman yeteneğim olmadı, yalandan çizdim, anneme çizdirdim, bugün bir resme baksam sanatsal değeri açısından tek bir yorum dahi yapamam. Bana en azından 10 yıl flüt çaldırdılar, hiç bir zaman yeteneğim olmadı, yalandan çaldım, bugün memleketteki kalitesiz müziği geliştirmek için tek bir şey dahi yapamam. Bana dediler ki; sen sana hizmet etmek ile görevli insanlara sadece "arz edebilirsin", onlar senden "rica edebilir", bugün hiç bir devlet dairesinde işim görülmez korkusu ile hakkımı arayamam. Sen - ben değil miyiz bunlar?

İnan Temelkuran, çok basit bir konuyu oldukça sade bir şekilde ve birebir hayatın içindeki konuşmalar ile anlatmış. Evet Zeki Demirkubuz'un sıradan insanlarının hayatları  gibi ve evet Reha Erdem'in Kaç Para Kaç'ındaki vapur sahnesi misali her gün her yerde duyduğumuz sıradan konuşmaları gibi... Bir duvarın üzerinde ve bir apartman kapısının önünde, kimi zaman güldüğümüz absürd hikayeler, bir anlık şok etkisi yaratan üzerinde düşünülmüş tespitler, küfür ettiğimiz/tebessüm ettiğimiz insan profilleri ve hepsinin ana kurguda bir şekilde yer bulması; tek bir kelime boş konuşmadan, konuşma üzerine bir film çekebilmek, gerçekten çok büyük bir iş. Bu arada bilemiyorum ama acaba ikili konuşmalarla sıkça karşılaştığımızdan mı, "Bornova Bornova" şeklinde bir ikileme yapılmış?

Düz adam yorumlarıma geçersem, çok büyük paralar ve çok büyük oyuncular olmadan da, iyi film ve iyi oyunculuk olabildiğini rahatça görüyoruz. Altay, Göztepe ve Karşıyaka'sı ile İzmir semt kültürünün en önemli olgularından biri olan futbolun, filmde de unutulmaması yüzümüzde bir tebessüm oluşturuyor. (Her ne kadar İzmir şivesinin kullanımı biraz abartılı bulsam da çok fazla eleştirmiyorum.) İnan Temelkuran'ın "Made in Europe"'da da birlikte çalıştığı görüntü yönetmeni Enrique Santiago Silguero'da iyi iş çıkarmış.

Son dönem Türk sineması, genç yönetmenleri ile gururumuzu okşuyor. Umarım son dönem Türk sinemaseveri de tam anlamı ile bunun farkına varacak. Belki modern ve kaliteli Türk filmlerini sinemada bile izleyebileceğiz bir gün...

 Son olarak;
-  Zaten bu esrardan, haptan ne anlıyonuz hiç bilmiyom
*  Boşver, yani, işte... Ne dedikleri kadar güzel, ne dedikleri kadar sakat...

10 Mayıs 2010

Emek Hırsızı

Bu sıralar hemen her mecrada tartışılan bir konu Emek Sineması. Benim şahsi görüşüm neremizi yırtarsak yırtalım, adamlar kafaya koymuş, Emek Sineması'nı yıkıp yerine modern (!) bir alışveriş merkezi yapacaklar, üst katına da yalandan modern (!) bir sinema yapıp, adına Emek Sineması diyecekler. Dost sohbetlerinde bahsettim, İstiklal Caddesi'ni daha yakın tarihimizde yerle bir edip saçma sapan granitler ile döşediler. Cadde üzerindeki ağaçlar kesilmesin diye kendini ağaçlara zincirleyen üniversite öğrencilerini tekme, tokat dövüp copladılar, gözaltına aldılar. Bugün kaç kişi İstiklal'deki ağaçları hatırlıyor ya da "Ağacı kesmeyin" diyenlerin dayak yediği gelişmiş bir ülke var mı?

Ben bizim memleket kadar "eskiyi yıkalım, yenisini yapalım" felsefesinde, modernite hayranlığının, tarihin ihtişamını gölgelediği bir ülke görmedim. Oysa sadece kafamızı kaldırıp her zaman övündüğümüz Koca Sinan'ın yaptıklarına baksak, ne kadar utanırdık! Sinan, Şehr-i İstanbul'a birbirinden muhteşem eserler katmadı sadece, kendinden önceki eserleri de korumak için uğraştı. Hadi bugün İstiklal'e gidelim, caddenin en güzel binasının Yunan Konsolosluğu olduğunu itiraf edip, tarihi apartmanların bakımsızlığına ağlayalım. Hadi bugün Ortaköy'e gidelim, şahsi görüşüm çok da bir numarası olmayan Ortaköy Cami'ni izleyip, semtin geri kalanındaki mimari çöplüğü görmezden gelelim. Hadi bugün Tarihi Yarımada'ya gidip tarihi nasıl yokettiğimizi görelim veya restorasyon adı altında içine ettiğimiz İstanbul Surları'nı izleyelim.

Dostum Şuşu blogunda, "Emek'in yerine yapılması düşünülen alışveriş merkezinin yerinde eskiden ne olduğunu çok iyi biliyor olacağım." demiş, çok da doğru demiş... Emek, hemen yanı başında yıllardır inşaat halinde bulunan Demirören'in boktan binası dururken, bir kalemde yıkılacak bir yapı değildir! Sen Emek'i yıkabilirsin ama, neredeyse bir asırlık tarihindeki anıları yokedemezsin. Bu nedenle unutmayacağız, affetmeyeceğiz ve her zaman orada gerçekte ne olduğunu bileceğiz! İKSV gibi olmayacağız, İstanbul Kültürü diye bağırıp, yılların festival mekanı tarihi Emek Sineması'nı unutmayacağız! Bir sonraki nesile üzülüyorum aslen, onlar bilemeyecekler, aynı bizim birçok şeyin öncesini bilemediğimiz gibi...


Benim bildiğim bazı şeyler var. Bugün en görkemli kültür ve sanat gösterilerinin yapıldığı mekanlardan biri Lütfi Kırdar Kongre Merkezi. Peki kim bu Lütfi Kırdar, ülke sanat ve kültürüne ne kattı bu adam? Kaç kişi biliyor bu adamın bir tarih, mimari, sanat ve İstanbul düşmanı olduğunu? Bu adam kankası Henri Prost ile birlikte İstanbul'da kaç yüz tane eser yıktı, kaç yaşam alanını yok etti, bilen var mı? Bugün Unkapanı civarındaki Atatürk Bulvarı eskiden 1500'lü yıllarda yapılmış cami, hamam ve nice eserle doluydu, bilen var mı? (Mustafa Kemal'i biraz eleştirelim mi, "bu şehre sakın dokunmayın" diyen Mimar Le Corbusier'i kovup, Henri Prost'un şehri yokedişini desteklediği için?) Bugün içinden geçmekten korktuğumuz, karanlık Taksim Gezi Parkı'nın yerindeki Taksim Kışlası'nı (yukarıdaki resim) ben göremedim! Bir sonraki nesil göremeyecek, bilen var mı? Dolmabahçe Sarayı'nın bir bölümünü yıkıp, yerine İnönü Stadı'nı yapanlar eseriyle gurur duysunlar, zira bugün onların yetiştirdiği nesil "Dünyanın En Güzel Futbol Stadı" bizim diye bağırıyor, ne kadar acı değil mi? Çok mu geriye gittik, artık böyle şeyler olmuyor değil mi? Kimse gökdelen dikmiyor Taksim - Beşiktaş arasına, kimse Dolmabahçe Sarayı'nın bahçesine otel kurup, dünyanın en çirkin silüetini oluşturmuyor boğaz kıyısına ve oteli denize doğru iterken havalandırma tünellerini tıkayıp, bok kokusu salmıyor dört bir yana, kimse Çırağan'ın duvarlarındaki pencereleri sıvayıp, sade vatandaşın sarayı rahatça gezmesini engellemiyor... Daha o kadar çok örnek sayabilirim ki! Biz bu şehrin içine ettik dostum! Ben suçluyum, sen suçlusun, biz suçluyuz, çünkü gözümüzün önünde yokolan tarihi, kültürü ve mimariyi sadece izliyoruz! Emek Sineması yıkılmış, çok mu?

3 Mayıs 2010

Sinema Yazısı ile Başlayan Delirme Halleri

Aslında Mayıs ayında yazmayı planladığım birçok konu var, son Amsterdam seyahatinde dostlarla yaptığımız tespitlerden tutun da Türkiye'de turizm sektörü olmamasına kadar... Ancak, bugün İhtiyar aradı, Reha Erdem'in Kosmos'una gidelim dedi. Olmuyor dostlar olmuyor kafalar rahat değil, hafta içi hiçbir şey yapamıyorum ben. Reha Erdem ki çok geç tanıştığım ancak bana "Türk Sineması var" dedirten yönetmenlerden bir tanesi, hayattan zevk almama boyutu o kadar ileride ki gitmek istemiyorum..

Aslında sinemayı sinemada izlemek gerekse de ben yapamıyorum. Karanlık ortamın boğuculuğu, sinemaların konforsuzluğu, halen gelir seviyesine göre çok yüksek bilet fiyatları bir nebze olsun kaldırabildiğim yan etkiler. Ancak asıl neden sinemada filme odaklanamamam... Öndeki bağyanın ikide bir cep telefonuna bakması, en üst sıradaki elemanın çiş molasına giderken ekranın sağ tarafına gölgesini düşürmesi, tamamen endüstriyel kaygılar ile 10 dakika ara verip tüketim kafasına girilmesi, benim filmi izlememi etkiliyor, konsantre olamıyorum. Yahu, eğer izlediğin filmin sanatsal değerinden daha önemli bir telefon bekliyorsan zaten çık sinemadan ne bileyim! Bu nedenden olsa gerek festivalleri sırf ara olmadığından daha çok seviyorum ve bu nedenden olsa gerek sinemada en son keyif aldığım film 155 dakika gözümü kırpmadan izlediğim Un Prophete galası idi. Velhasıl bugün "ara" vermeyen Reha Erdem filmine gidemedik, kafa dolu çünkü hafta içi çalışmıyor, işten uzaklaşmadıkça çalışmıyor, ne yapacağını bilemediği bir kısır döngüde konsantre olamıyor, haftasonları dışında eğlenemiyor...

Üzüldüğüm nokta, büyük gişe filmi olmadığı için aylar sonra çıkacak olan DVD'sini bekleyeceğiz. Hayır, gişe filmi muhabbeti, ticari kaygılar, kapitalizim olaylarına girmeyeceğim gerek yok. Sadece hayatında Reha Erdem, Atıf Yılmaz, Derviş Zaim izlememiş adamların, "Recep İvedik inanılmaz bir durum tespitidir" demesine kızıyorum. Tür, tarz, çekim önemli değil, anlatılanlara bir bak be abicim, bir izle be güzel kardeşim.

***

Nereden başlasam, nasıl yazarsam yazayım bir yerden sonra memlekete bok atmadan duramıyorum, ya düşünüyorum ben de mi sorun var, hep düşünüyorum. Belki dün İhtiyar ile sohbetimizin etkisi mi bilmiyorum ama Fatih Akın Altın Ayı aldığından bizim basınımız, insanımız niye bu kadar çok seviniyor? Ben şundan eminim, Fatih Akın Almaya'da doğup büyümesiydi, bugün genç yaşında Avrupa'nın en büyük yönetmenlerinden biri olamazdı! Türev ve integral ile herkese resim çizdirmeye çalışan resim dersi ile bir yere gelemezdi. Adam şu an her filminde daha da artarak, bağırarak geliyor. Senin devlet destekli, inanılmaz bütçeli radyo-televizyonun bir bok yapamazken, İstanbul'a gelip efsanevi belgesel çekiyor. Niye kimse bunu görmüyor? Niye yazmıyor, niye konuşmuyor? Jared Diamond abimizin dediği gibi, hiçbir insan aptal değilse biz niye yapamıyoruz? Niye çok az seçim şansımız var, niye ilk önceliğimiz bir iş bulup para kazanmak? Yapamaz mıyız, çok güzel şeyler yapamaz mıyız? Neyi değiştirelim be abi söyleyin, nasıl yapalım, neyi düzeltelim? 

Sabahlara kadar para kazanmak için bilgisayar başında durduğumuz o dakikalar ve saatler daha güzel şeyler için harcanamaz mı? Hiç mi umut yok? Üniversiteden mezun olur olmaz içine düştüğüm hayat mücadelesinde kaybettiğim 2 yılı bana geri verseler ne yapabilirdim? Birşey yapabilir miydim? Şimdi herşeyi bıraksan ne yapabilirsin? Eskiden olsa "çok şey yaparım" diyen adama ne oldu, niye düşünemiyor artık, niye cevaplayamıyor bu basit soruları. Ne yaptılar ulan bize, ne yapıyorlar ulan bize?

7 Nisan 2010

Modern Dünya

Çeyrek asırdır ilk defa yazmakta bu kadar zorlanıyorum. Nisan 7 oldu hâla tek bir kelime dahi yazamadım. Birkaç denemem oldu, beğenmedim buruşturup attım. Aslında modern dünyadan dolayı ne buruşturabildim ne de fırlatıp attım, sil tuşuna basıp geçtim...

Eskiden kağıtlara yazardım, sonra bilgisayarda temize geçerdim. Kağıda yazmak farklı bir duygu, geri dönüşün yok, ya devam edeceksin ya buruşturup atacaksın. Hâl böyle olunca, odaklanıyorsun, aklından geçenleri bire bir anlatıyorsun. Modern dünya, yerin altından kablolar geçirdi, aslında bildiklerini tüm insanlara anlat dedi bana. Peki, iletişim kuracak bir uygarlık kalmış mıydı? Buna ben de dahilim, evet ben de suçluyum. Ne yaptım, ne yaptın? Bana bir tek şey söyle, dünya için bunu yaptım de, ne yaptın! Birkaç sene önce, hayatımda ilk defa kendi ellerimle çukur kazıp, kendi ellerimle bir fidanı çukura bırakıp, kendi ellerimle o çukuru kapadım. Ben bugüne kadar dünya için sadece bunu yaptım...


 Modern dünya, sen beni 256 kolon ve 65.536 satır arasında sınırladın, bir başkasını bir başka şekilde sınırladığın gibi. Ben artık anlatamıyorum! İletişim kurmam için yerin altından geçirdiğin kabloların ucunda kimse bana "merhaba" demiyor, "büyüdük mü?", "daha fazla para kazanıyor muyuz?" diye soruyor, 256 kolon ve 65.536 satırdan oluşan Excel dosyasını istiyor. Excel ne ulan? Gerçek hayatta farklı olmadığı gibi, herkesin sorduğu gibi, "işler nasıl?" İş ne ulan! İşi, gücü siktir et, iletişim kuramayan bir uygarlık olduk, para yüzünden konuşamıyoruz, uyan! Okumuyorsun, izlemiyorsun, düşünmüyorsun, konuşmuyorsun, hadi dünyada neler oluyor bilmiyorsun ama yanı başında içine sıçtığın İstanbul silüetini bile görmüyorsun, uyan!

Toplu yaşam sürüp, bireyselciliğin bu kadar öne çıktığı bir başka canlı türü var mı inan bilmiyorum. Ben sıkıldım, küçük boktan hırslarından sıkıldım. Egosantrik düşünce yapından, kötülük hissinden, aç gözlülüğünden sıkıldım! Vazgeç artık ne olur, mükemmelliyetçi tavrından vazgeç, yaşadığın dünyayı mükemmel bir yer gibi görmekten vazgeç. Başka bir insan gibi görünmekten vazgeç! Dünyayı yok ettiğini, insanî iletişimi yokettiğini kabul et! Boktan kişisel çıkarlarının seni insanlıktan çıkardığını niye kabul etmiyorsun!

Ben bu yüzden yazamıyorum. Başka hiçbir neslin görmediği kadar hızlı bir değişim gördüm, ben de ayak uyduramıyorum. Adım adım insanlığın yok oluşunu, evrimi görüyorum, kaldıramıyorum. Ben anlatabildiğim zamanlar yazabiliyordum, şimdi ne anlatabilirim?

27 Mart 2010

Tutkulu Tecavüz!

Önceden The Hurt Locker'ın bırakın en iyi film dalında Oscar almasını, iyi bir film bile olmadığına değinmiştim. Aslında "Akademi" yıllardır birkaç istisna dışında abuk subuk filmlere veriyor bu ödülü. Geçenlerde dostlarımla sinema üzerine konuşurken, The Departed'dan konu açıldı. Başyapıt olarak nitelendirilen ve en iyi film dalında Oscar'ı kucaklayan The Departed'ın, gerçek başyapıt Mou gaan dou'nun neredeyse birebir kopyası olduğunu kaç kişi biliyor? En iyi yabancı dilde film kategorisinde aday bile olamayan Mou gaan dou'nun yıllar sonra Hollywood versiyonu çıkıyor ve en iyi film dalında ödülü alıyor, nasıl bir mantık bu? Benzer bir sürü nedenden ötürü benim Akademi ödüllerine saygım olmamıştır hiç bir zaman. Sürekli aynı konuları tekrar eden ve seyirci üzerinde kalıcı bir etki bırakamayan günümüz Amerikan Sineması da beni artık hiç mi hiç heyecanlandırmıyor.

Bir filmi başyapıt yapan akıldan çıkmamasıdır diye düşünmüşümdür her zaman. Belki de bu nedenle benim için senenin en iyi filmi Antichrist'dır. Popüler kültürün imdb'sinde sadece 6.8 alan bir film. Lars von Trier'in Antichrist sonrası dediği üzere, "Dünyanın en iyi yönetmeniyim ve dünyanın en iyi filmini çektim". Kısmen katılıyorum... 2009'un en özgün filmi, gerek çekim tekniği gerekse ters köşeye yatıran bakış açısı ile District 9'dur benim için. Özellikle adı sanı duyulmamış Sharlto Copley'in başroldeki performansı inanılmazdı. Lafı nereye getireceğim, aslında izlemediğimiz ve/veya izleyemediğimiz o kadar çok film var ki, insan bazen kendisine zorla çöp izlettirildiğini düşünüyor. Un Prophete'yi !f'deki galasında izledim, biraz fazla uzun olması dikkatin dağılmasına neden olsa da ana karakterin kişisel çelişkileri, bazen şansa bazen şahsa dayalı stratejileri, hafiften Guy Ritchie tarzını yakalayan çoklu çıkar ilişkileri ve ırksal/dinsel göndermeler ile güzel bir filmdi. Geçen hafta ise bu yazının da konusunu oluşturan El secreto de sus ojos'u izledim. Film bittikten sonra dostlarımla hep bir ağızdan şunu dedik, "Yönetmen bize tecavüz etti!"

El secrete de sus ojos'un hakkında tek bir bilgimiz bile yoktu. Yönetmen Juan José Campanella ise adını pek duymadığımız, genelde TV yönetmeni olan bir şahıs idi sadece. Şimdi ise şunu düşünüyorum, gayet sıradan polisiye bir konu, sade bir işleyiş ile nasıl bu kadar ağır mesajlar verebilir? Yine aynı sade işleyiş ile bir erkeğin tutkusunun hayatını yönlendirişi, nasıl bu kadar görkemli anlatılır? Ana öykü olan suç ve cezaya, tutkuları, tutkuların içine dostluğu, aşkı, adaletsizliği, şahsi hırsları ve bir Arjantin filminde olmazsa olmaz futbolu mükemmel bir şekilde nasıl ekleyebilirsiniz? Aslında anlatacak çok şey var, filmden alacağınız zevki etkilememek için anlatmıyorum. Cinsellik, alkolizm, şiddet, suçu aydınlatma öğeleri, karanlık atmosfer ile birleşince seleflerine selam veren muhteşem bir film noir çıkmış ortaya.


Son olarak; yaklaşık beş dakikalık meşhur tek plan sahneyi prodüktör dostum Ercan ile defalarca izledik, ayakta alkışladık. Filmi izledikten sonra ilgili sahneyi ve nasıl çekildiğini de aşağıdaki videolardan izleyebilirsiniz.




* Şu telif hakları muhabbeti ile ilgili ayrı bir yazı yazmak gerekli. İlgili 5 dk'lik sahne Youtube'dan siliniyor, bu nedenle DailyMotion'daki videoyu paylaşıyorum...




El Secreto de Sus Ojos filmi stadyum sahnesi




9 Mart 2010

Ölümcül Tuzak!

Aslında Ölümcül Tuzak ("The Hurt Locker") ile ilgili çok önceleri Sözlük'de karalamıştım bir şeyler. Şimdi kendi yerimde, daha ayrıntılı yazma şansımı kullanmak istiyorum. Hali hazırda sayısız ödül toplamış ve daha geçtiğimiz gün "En İyi Film" ve "En İyi Yönetmen" dahil 6 Akademi Ödülü almış bir film var karşımızda. Şahsen çok önceden tahmin ediyordum ödülleri toplayacağını, hatta Şubat başlarında Sözlük'de aynen şöyle demiştim; "8 dalda Oscar almalı bu film, insanlık dalı hariç." Nedenini anlatacağım, uzun bir yazı olacak ve filmin konusu hakkında bolca satır içerecek şimdiden belirtmekte fayda görüyorum.

Amerikan sinemasının propoganda yapmasını ilk kez görmüyorum aslında. İlk gördüğümde küçüktüm, kandırmışlardı beni de... Her filmi izleyemediğimiz, herşeyi öğrenemediğimiz günlerde, her türlü imkana sahip, komünist rejim bayrağı desenli şortu ile Ivan Drago'dan nefret ederken, yokluklar içinden gelen, acıların çocuğu, Amerikan bayrağı desenli şortu ile Rocky Balboa'yı çılgınca destekliyordum. Zaman ilerledikçe algım da açıldı...

Dost sohbetlerinde benzer konuları konuşurken, 100 metreyi 10 saniyeye yakın bir sürede koşabilen, sporcu dostum Davut, Rıhtımlar Üzerinde'den ("On the Waterfront") bahsetti. 1954 yılında, 11 dalda Akademi Ödülleri'ne aday gösterilen, 8 dalda ödülü kucaklayan, Elia Kazan ve Marlon Brando'nun dakikalarca ayakta alkışlanmasını sağlayan ünlü film. Ne hikmetse "The Godfather"'dan sonra Oscar'ı reddeden Marlon Abimiz, dostlarını satışından dolayı duyması gerektiği vicdan azabı yerine, kişisel mastürbasyon eşliğinde "komünistler katildir" resitali veren Elia Kazan'ı yere göğe sığdıramamıştı. (Burada bir not düşmek gerekirse, Elia Kazan anılarında, Marlon Brando'nun mevcut duruma üzüldüğünü, yanlı açıklamalarının nedeninin, o sıradaki cadı avı olduğunu ve başka şansı olmadığını yazar.) Arkadaşlarının sanat yapmasını engelleyecek kadar ağır bir insanlık suçunu, komünist rejimi destekleyen herşeyi hakediyor teması ile beğenmişti Amerikalı o gün. Şimdi diyeceksiniz ki, "Ne anlatıyorsun sen? O gün Rıhtımlar Üzerinde'yi ayakta alkışlayıp "Tanrı Amerika'yı Korusun" diye bağıran insanlar vardı, bugün de aynısını yapacaklar elbette." Doğrudur ancak, hiç olmazsa, 1954 yılında propoganda gizliden gizliye, alt metinler ile yapılıyordu, sinemasal bir değeri de vardı. Elia Kazan kötü bir dosttu ama iyi bir sinemacıydı. Bugün "The Hurt Locker" ile birkez daha görüyorum ki, yıllar geçmiş, dünya küreselleşmiş, popüler amerikan sineması ise pişkinleşirken, kalitesizleşmiş.

Öncelikle belirteyim, çok bir siyasi, dinsel vb. görüşüm yoktur. 6-7 milyar insanın büyük kısmı kafa yoruyor zaten bunlara. insanoğlu ilk var olduğunda bunlar yoktu zaten. Tek amaç karnını doyurmak, barınacak bir yer bulmak, ne bileyim sabah akşam sevişip neslini devam ettirmek, hadi biraz sanatçı ruhluysa duvara iki çiziktirmekti. Geri kalanların tamamı yine insanoğlunun insanoğluna koyduğu kısıtlamalar ve sınırlamalar. Bugün hayat pahalı, başını sokacak bir ev bulmak zor, bir hatun bulup sevişmek için kırk takla atman gerekli, ressam olsan "e ne iş yapıyorsun yani" derler, nerden nereye işte, insanlık ölmüş.

Savaşlarla dolu bir tarihe sahip dünyamızda, herhangi bir ülke için insanları öldürmedi, katliam yapmadı, diyemem aslına bakarsanız. Ama söz konusu Amerika olduğunda, en büyük katliamları yapmıştır diyebilirim rahatlıkla. Bir ülke düşünün kazanmak için milyonlarca masum insanı atom bombası ile öldürebilecek, gelecek nesiller üzerinde tamir edilemeyecek etkiler bırakabilen, Birleşmiş Milletler dahil hiçbir uluslararası kuruluşun hiçbir zaman "insanlık suçu" ile itham edemeyeceği, ruhsuzca insan öldürebilen bir süper güç. Bir ülke düşünün, kapitalizm diye, temelinde, varolan diğer bütün sistemleri bir daha varolamayacak şekilde yoketmek yatan bir sistem kurmuş.

Siyası bakış açısını bir kenara bırakıyorum bir anlığına. Lafı nereye getireceğim, filmi izlemeden önce konuyu çok fazla anlatmayan birkaç eleştiri okudum, hepsi şunları söylüyordu, "Irak'daki Amerikan askerinin ruh halini en iyi şekilde anlatan bir başyapıt", "Yönetmen çok farklı bir bakış açısı ile çok farklı bir hikaye anlatmış, bugüne kadar çekilmiş en iyi savaş filmlerinden biri", "Irak bu kadar gerçekçi anlatılamazdı, muhteşem bir yönetim/yönetmenlik!" Bunları söyleyenlerin çoğu  hiç bir zaman Irak'ı görmedi ve görmeyecek, hiç bir zaman Irak gibi bir yerde asker olmadı ve olmayacak. Benim az çok bildiğim bu coğrafyada, hayal edebildiğim Irak'da en azından, gaza gelip "ben takmıyorum bu dünyayı, psikolojim bozuk, oraya buraya dalarım, tek elle bomba imha ederim" diyen Amerikan askerinin aynı gün tabutu anavatanına doğru yola çıkar. Ya da bir diğer açıdan, yandaki sahnede olduğu gibi, bomba imha etmeye çalışan Amerikan askerini kameraya çekerseniz, cesedinizde yüzlerce kurşun olur. En azıdan hiçbir Amerikan askerinin, olayı, "Bizi Youtube'da yayınlayacak galiba" diye esprili bir biçimde ele alacağını sanmıyorum. (Gemide filminde anlatıldığı üzere, "Adamın götünden kan alırlar, Kamil, kan")

Peki genelde televizyon filmleri ve dizileri olmak üzere bugüne kadar birkaç vasat yapım dışında, tek bir şey yapmamış, Kathryn Bigelow ne oldu da bir anda muhteşem bir yönetmen oldu? Irak gibi sarı renkte atmosfere sahip mekanları anlatmak zordur, bunu yapabilen ise iyi yönetmendir. Ben Bigelow'un yarattığı atmosferi de gayet başarız ve soyut buldum, en azından Steven Soderbergh 2000 yılında Traffic filminde bu işin nasıl yapılacağını öğretmişti bana. İki "En İyi Film" Oscar'ı almış yapım, iki sarı renkte atmosfere sahip coğrafya, bir tanesi Irak, bir tanesi Meksika, iki tane "En İyi Yönetmen" Oscar'ı almış insan, ama ben ikisinin arasında dağlar kadar fark görüyorum.
Ben anlatayım mı size bu filmi?

Gündelik hayatında kasap olanlar bile terörist, bunların alayı terörist diye hiç önünüze atıldı mı insanlar?

Ya da bunlar zalim, acımasız, çocukların vücuduna bile bomba yerleştiriyorlar diye, sürreal bir biçimde nefret aşılanmak istendi mi size? ("En İyi Senaryo" Oscar'ı ile Mark Boal intihar bombacısı kavramını değiştirip ceset-bomba kavramını getirmiş. Irak gibi bir İslam ülkesinde yeri olmayan bir kavram. Zaten filmin birçok yerinde bu gerçeküstü kurgu öne çıkıyor.)

Ya da 8-10 yaşında dünyayı daha yeni yeni keşfederken, tuhaf zırhlı araçlarından inen eli silahlı adamlarla top oynadınız mı ve şunu söylediniz mi kendi kendinize "Amerikan askeri aslında ne kadar insancıl, çocukları ne kadar çok seviyor, benimle top bile oynuyorlar baksana"?

Ya da Amerikan askerinin top oynadığı o çocuk için gerekirse dünyaları vereceği hissettirildi mi size?

Ya da Amerikan askerinin gözünden izlediğimiz 130 koca dakika boyunca bir kez bile "Biz neden Irak'dayız?" sorusunu duymamak, hissetmemek, en başta söylediğimiz o pişkinliği hatırlattı mı size? Bazıları diyor ki, "Filmin amacı bu değil?", ama hiç biri fimin amacını anlatamıyor, yüzeysel anlatımlara ise cevap verdim sanırım.

İşte yukarıdaki soruları sordum kendime bu filmi izledikten sonra ve dedim ki 8 dalda oscar almalı bu film, insanlık dalı hariç. Hiç bir şey anlatmayan ama aslında çok şey anlatan bir film, neden sonra ayakta alkışladım, Tanrı Amerika'yı korusun dedim.