mizah dergileri ile ilişkimi, artık lisedeki gibi "birisi alsın biz de okuruz lan" diyemediğimden uzun süre önce bırakmıştım. o zamanlar biri de çıkıp demedi, "pe pezevenk, her hafta hemen her mizah dergisini okuyorsun, bir kere de para ver bayiiden al". demedi piçler, biri deseydi belki alışkanlık edinirdik. neyse, bu adamın varlığından haberdar olmam uzun süre aldığı için üzgünüm.
telegol'de tartışılsa şöyle bir şey olur;
ahmet çakar: beyler... size bir şey söyleyim mi? bir adam var cem dinlenmiş diye. bu adamda tuhaf ve garip bir şey var. tırnak içerisinde, amiyane tabirle memleketin mizahına sarsıcı bir soluk getiren. hatta beyler daha da ileri gidiyorum, türkiye'de görsel sanatlara soluk getirdi.
serhat ulueren: peki, ahmet hocam, bu çizer camiasında karışıklara yol açmaz mı? tsyd bunla ilgili ceza vermez mi?
ahmet çakar: serhat... adamsa penguen'e 1 milyon sattırsın.
gökmen özdenak: e kanat alıyorsun orta yok, orta alıyorsun kanat yok, eamuğaa yim
ziya şengül: e bizim oynadığımız top değil miydi? biz de bugüne bugün yıllarca fenerbahçe kaptanlığı yaptık
erman toroğlu: ziya abi sizin zamanınızda, dolmabahçe stadı'nın orda hocam, bir kokoreççi vardı, o kokoreçi nasıl temizliyor biliyor musun hocam, takır takır hocam, var mı şimdi öyle kokoreç hocam? ama kızdırmayalım hocam kimseyi, futbolun marka değeri. hani bunlar diyorlar ya hocam marka değeri diye, hani, bırak bana kimse laf anlatmasın hocam!
ahmet çakar -pis sırıtışlı eyyam ile-: benim ziya abi'ye saygım sonsuzdur. her ne kadar futbolun futbol olmadığı yıllarda oynamış olsa da ki lütfen ziya abi yanlış anlama seni tenzi ederim, kendisi yıllarca türk futboluna hizmet vermiş bir futbol üstadı ve yorumcusudur.
serhat ulueren: evet sevgili seyirciler, veda vaktimiz geldi, bugün yine çok çarpıcı dosyalar vardı, yine kimsenin konuşamadığı gerçekler anlatıldı. futbol camiasındaki skandalları, kokuşmuş yapıyı anlattık. haftaya yine çok çarpıcı konu ve yorumlarla telegol'den bu gecelik iyi geceler...
veya maraton olsa şöyle olur;
şansal büyüka: e-vet i-yiak-şam-lar sev-gi-li izle-yici-lerimiz, futbolun a-renası ma-ra-ton-a hoş-gel-di-niz. e-vet he-men musta-fa deniz-li-ye dönüyorum, ne diyorsunuz sayın de-nizli
mustafa denizli: evet cem dinlenmiş gerçekten ışık veren şeyler çiziyor.
yabancı damat markus merk: jaa, ich glaube dass fussball in turkie ist sehr gut. es hat alles sehr gut, ende gut alles gut.
Spor etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Spor etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
17 Eylül 2010
29 Ağustos 2010
2010 Dünya Basketbol Şampiyonası
Sene 2001, Alsancak'da hemen tüm restoran ve kafeler tıklım tıklım dolu, herkesin gözü televizyonda. Avrupa Basketbol Şampiyonası'na ev sahipliği yapan Türkiye, finalde turnuvanın favorisi Yugoslavya'ya tecrübesizliğinin ve heyecanının etkisiyle yenilip, ikinci oluyordu. "Ah be bu noktaya kadar gelmişken, şampiyon olmalıydık" desek de yüzümüzdeki gurur ve sevinci silmiyorduk asla.
Türkiye o yıllarda; Avrupa çapında kulüp takımları olan, basketbol ligi heyecanla takip edilen bir ülkeydi. Muhteşem bir organizasyon gerçeleştirmese de ülke turnuva süresince basketbol ile yattı, basketbol ile kalktı. Zaten takımın başarısındaki ev sahibi etkisini kimse gözardı edemez.
Sene 2010, Türkiye Dünya Basketbol Şampiyonası'na ev sahipliği yapıyor. Çok değil 10 sene önce basketbol ile yatıp/kalkan ülkenin turnuvadan haberi yok. İstanbul'da bir iki meydana yerleştirilen dev basketbol topları dışında, sokaklarda ne bir hareket ne de bir aktivite var. Abartmıyorum, 30 dakikalık bir kültür başkenti turu atalım, hemen tüm reklam panolarında, üst geçitlerde vb. Ramazanİstanbul duyuruları ve Evet!/Hayır! propagandası dışında tek bir şey yok!
Gazetelerin "muhteşem/görkemli açılış" manşetleri attığı, 172 ülkeye saatlerce Müslüm Gürses, Sezen Aksu, Kıraç şarkıları dinletip, dansöz izlettiğimiz bir rezalete imza attık. Muhteşem arabesk kültürümüzü yansıtmak için sahneye deve yerleştirebilirdik, unutmuşuz!
Memlekette sunuculuğu meslek edinmiş kimse olmadığından, açılış seramonisinin sunuşu; tek özelliği ünlü bir yabancı mankene benzemek olan, İngilizce ve Türkçe donanımı gurbetçi olmasına dayanan, sıradan bir manken/model Tülin Şahin ile vasatı aşamayan bir oyuncu Mehmet Ali Alabora'ya kalmıştı.
Tüm seramonide ise en çok güldüğüm an, Meclis Başkan Mehmet Ali Şahin'in konuşma yapması için sahneye davet edilmesi ve "Benim için sürpriz oldu, e zaten basketbol sürprizlere açık bir spordur keh keh" demesiydi. Adamın konuşma yapacağından haberi dahi yok!
Açılış seramonisi ile ilgili söylecek o kadar çok şey var ki yaz yaz bitmez, kapanıştaki saçmalıkları heyecanla bekliyorum. Gelelim diğer rezilliklerimize...
Öncelikle kendi ülkemizde yapılan maçları izleme şansımız yok! Kepazeliğe bakar mısınız? NTV ve NTVSPOR'un yayıncılığa soyunduğu turnuvada, 12 maçın sadece 4 tanesi ulusal kanallardan yayınlanıyor (HD-en sadece D-Smart üzerinden yayın yaptığından, arada sırada yayınladığı bir maçı saymıyorum). Ev sahibi ülkede İzmir ve Kayseri'deki maçları izleyebilmek için tek şans İzmir ve Kayseri'ye gitmek. Amerikan televizyonu ESPN tüm maçları yayınlarken ve ev sahibi ülkede istediğimiz maçı izleyemezken, bir yetkili çıkıp "çok başarılı bir organizasyon gerçekleştirdik" derse, anında tokatlamak gerekli diye düşünüyorum, ben göremedim ki ulan o organizasyonu! Muhteşem bir mücadelenin gerçekleştiği, Almanya - Arjantin maçını izleme şansım dahi olmadı! (fikstür ve yayın akışı için ilgili sayfa burada)
Saha dışında tek bir aktivite, organizasyon vs. olmadığını belirtmiştim, saha içinde de yok öyle bir şey. Zaten aktivite/organizasyon yapılacak seyirci de yok! Biletler günlük satılıyor ve o günkü tüm maçları kapsıyor, haliyle 16.00 ve 18.30'daki maçlara kimse gitmiyor. Örneğin, dün Ankara'daki Yunanistan - Çin maçında en fazla 500 kişi vardı! Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün de izlediği Kayseri'deki Avustralya - Ürdün maçında en fazla 500 kişi vardı! Maçları izlemeye gitmiyoruz, e televizyondan da izleyemiyoruz, ama ev sahipliği ile övünürken mangalda kül bırakmıyoruz! Saha içine geri dönelim... Bugün Muz Cumhuriyeti'nde bu büyüklükte bir organizasyon düzenlenseydi, kamera nereye çekerse çeksin, turnuva logosunu ve "Muz Cumhuriyeti 2010 - FIBA World Cup" yazısını görürdünüz. Biz de ise turnuvanın nerede yapıldığı ile ilgili en büyük ipucu reklam panolarındaki Turkish Airlines ve Turkcell reklamları (saha kenarında şehir isimleri yazıyor gerçi, Kayseri dünya çapında tanınan bir şehir olduğundan, herkes turnuvanın Türkiye'de düzenlendiğini biliyordur eminim). Muz Cumhuriyeti'nde dahi saha içinde, çeşitli şovlar, faliyetler ve aktiviteler görürsünüz, biz de en basitinden pon pon kız bile yok!
Güney Afrika 2010 Dünya Kupası organizasyonunu daha yeni izledik. Ülke şartlarının da etkisi ile oldukça sıradan, basit ve renksiz bir organizasyondu. Öyle ki organizasyona dair akıllarda kalan en önemli etkinlik osuruk borusu vuvuzela. Ancak Güney Afrika dahi yukarıda bahsettiğimiz "Organizasyon 101" dersi gerekliliklerini yerine getirmeye çalıştı. "Vay efendim Euro 2016'yı bize bizi sevmedikleri için vermediler, oysa biz pek muhteşem yapardık her şeyi diyenler" bu rezilliklerimizi görüyor mu? (Ayrıca bkz. Euro 2016)
Kendi halkının bile ilgi göstermediği, organizasyondaki rezillikler nedeni ile son dakikaya yetiştirilebilen tesislere dahi laf edemediğim, ancak ve ancak turnuva sonundaki gazete manşetlerini şimdiden görebildiğim bir Dünya Basketbol Şampiyonası bu... Şöyle yazacaklar, "Alnımızın Akıyla Çıktık!", "Muhteşem Şampiyonaya Mutheşem Kapanış!" Yazık...
Türkiye o yıllarda; Avrupa çapında kulüp takımları olan, basketbol ligi heyecanla takip edilen bir ülkeydi. Muhteşem bir organizasyon gerçeleştirmese de ülke turnuva süresince basketbol ile yattı, basketbol ile kalktı. Zaten takımın başarısındaki ev sahibi etkisini kimse gözardı edemez.
Sene 2010, Türkiye Dünya Basketbol Şampiyonası'na ev sahipliği yapıyor. Çok değil 10 sene önce basketbol ile yatıp/kalkan ülkenin turnuvadan haberi yok. İstanbul'da bir iki meydana yerleştirilen dev basketbol topları dışında, sokaklarda ne bir hareket ne de bir aktivite var. Abartmıyorum, 30 dakikalık bir kültür başkenti turu atalım, hemen tüm reklam panolarında, üst geçitlerde vb. Ramazanİstanbul duyuruları ve Evet!/Hayır! propagandası dışında tek bir şey yok!
Gazetelerin "muhteşem/görkemli açılış" manşetleri attığı, 172 ülkeye saatlerce Müslüm Gürses, Sezen Aksu, Kıraç şarkıları dinletip, dansöz izlettiğimiz bir rezalete imza attık. Muhteşem arabesk kültürümüzü yansıtmak için sahneye deve yerleştirebilirdik, unutmuşuz!
Memlekette sunuculuğu meslek edinmiş kimse olmadığından, açılış seramonisinin sunuşu; tek özelliği ünlü bir yabancı mankene benzemek olan, İngilizce ve Türkçe donanımı gurbetçi olmasına dayanan, sıradan bir manken/model Tülin Şahin ile vasatı aşamayan bir oyuncu Mehmet Ali Alabora'ya kalmıştı.
Tüm seramonide ise en çok güldüğüm an, Meclis Başkan Mehmet Ali Şahin'in konuşma yapması için sahneye davet edilmesi ve "Benim için sürpriz oldu, e zaten basketbol sürprizlere açık bir spordur keh keh" demesiydi. Adamın konuşma yapacağından haberi dahi yok!
Açılış seramonisi ile ilgili söylecek o kadar çok şey var ki yaz yaz bitmez, kapanıştaki saçmalıkları heyecanla bekliyorum. Gelelim diğer rezilliklerimize...
Öncelikle kendi ülkemizde yapılan maçları izleme şansımız yok! Kepazeliğe bakar mısınız? NTV ve NTVSPOR'un yayıncılığa soyunduğu turnuvada, 12 maçın sadece 4 tanesi ulusal kanallardan yayınlanıyor (HD-en sadece D-Smart üzerinden yayın yaptığından, arada sırada yayınladığı bir maçı saymıyorum). Ev sahibi ülkede İzmir ve Kayseri'deki maçları izleyebilmek için tek şans İzmir ve Kayseri'ye gitmek. Amerikan televizyonu ESPN tüm maçları yayınlarken ve ev sahibi ülkede istediğimiz maçı izleyemezken, bir yetkili çıkıp "çok başarılı bir organizasyon gerçekleştirdik" derse, anında tokatlamak gerekli diye düşünüyorum, ben göremedim ki ulan o organizasyonu! Muhteşem bir mücadelenin gerçekleştiği, Almanya - Arjantin maçını izleme şansım dahi olmadı! (fikstür ve yayın akışı için ilgili sayfa burada)
Saha dışında tek bir aktivite, organizasyon vs. olmadığını belirtmiştim, saha içinde de yok öyle bir şey. Zaten aktivite/organizasyon yapılacak seyirci de yok! Biletler günlük satılıyor ve o günkü tüm maçları kapsıyor, haliyle 16.00 ve 18.30'daki maçlara kimse gitmiyor. Örneğin, dün Ankara'daki Yunanistan - Çin maçında en fazla 500 kişi vardı! Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün de izlediği Kayseri'deki Avustralya - Ürdün maçında en fazla 500 kişi vardı! Maçları izlemeye gitmiyoruz, e televizyondan da izleyemiyoruz, ama ev sahipliği ile övünürken mangalda kül bırakmıyoruz! Saha içine geri dönelim... Bugün Muz Cumhuriyeti'nde bu büyüklükte bir organizasyon düzenlenseydi, kamera nereye çekerse çeksin, turnuva logosunu ve "Muz Cumhuriyeti 2010 - FIBA World Cup" yazısını görürdünüz. Biz de ise turnuvanın nerede yapıldığı ile ilgili en büyük ipucu reklam panolarındaki Turkish Airlines ve Turkcell reklamları (saha kenarında şehir isimleri yazıyor gerçi, Kayseri dünya çapında tanınan bir şehir olduğundan, herkes turnuvanın Türkiye'de düzenlendiğini biliyordur eminim). Muz Cumhuriyeti'nde dahi saha içinde, çeşitli şovlar, faliyetler ve aktiviteler görürsünüz, biz de en basitinden pon pon kız bile yok!Güney Afrika 2010 Dünya Kupası organizasyonunu daha yeni izledik. Ülke şartlarının da etkisi ile oldukça sıradan, basit ve renksiz bir organizasyondu. Öyle ki organizasyona dair akıllarda kalan en önemli etkinlik osuruk borusu vuvuzela. Ancak Güney Afrika dahi yukarıda bahsettiğimiz "Organizasyon 101" dersi gerekliliklerini yerine getirmeye çalıştı. "Vay efendim Euro 2016'yı bize bizi sevmedikleri için vermediler, oysa biz pek muhteşem yapardık her şeyi diyenler" bu rezilliklerimizi görüyor mu? (Ayrıca bkz. Euro 2016)
Kendi halkının bile ilgi göstermediği, organizasyondaki rezillikler nedeni ile son dakikaya yetiştirilebilen tesislere dahi laf edemediğim, ancak ve ancak turnuva sonundaki gazete manşetlerini şimdiden görebildiğim bir Dünya Basketbol Şampiyonası bu... Şöyle yazacaklar, "Alnımızın Akıyla Çıktık!", "Muhteşem Şampiyonaya Mutheşem Kapanış!" Yazık...
"Lalesiz Çıkmam Abi!"
18 Temmuz 2010
Bornova Bornova!
Modern dünyanın rant kaygısı, beni en çok sanata el attığı zaman üzüyor. Endüstriyel sinemaya bok atmaya kasmayacağım, eldeki imkanlarla sadece saatlerce konuşup, kahve muhabbetinden öteye gidemeyiz. Gösterime girdiği salon/seans sayısı yok denecek kadar az olduğundan, Bornova Bornova'yı elbette sinemada izleme şansı bulamadım. Uzun bekleyişim dün son buldu ve bir kez daha dedim ki aslında Türk sineması iyi işler yapıyor, çok daha iyi işler yapabilir ama kitlede ve zihniyette büyük sıkıntılar var.Benim 7 senem Bornova Anadolu Lisesi'nde ve dolayısıyla Bornova semtinin alt kültürü içerisinde geçti. Bornova'nın çeşitli okullarından farklı profildeki öğrencilerinin doldurduğu kahvelerinde iskambil kağıtları ve okey ıstakaları, parklarında bira/şarap şişeleri önümdeydi. Öğrenci mekanlarında sınırsız ekmek ve su ile 3 çeşit yemek yerken, hemen ileride toplanmış erkek güruhun "kız meselesi"'nden kavgaları ilişirdi gözüme... İnan Temelkuran da bir Bornova Anadolu Lisesi mezunu, Bornova semt kültürünü anlattığı filmindeki "Anadolu Liseli Piç" belki de...
Her zaman derim, dışarıdan bir şekilde etiketlenen İzmir, aslında içerisini bilseniz, öyle Batılı/Avrupai yaşam tarzında, kafası müthiş açık, "Gavur İzmir" misali bir şehir değildir. Hatta ve hatta çok güçlü bir tutuculuğu ve gelenekselciliği vardır. Bu nedenden olsa gerek, Bornova Bornova'da anlatılanlar, küçük mekansal farklılıklarla, memleketin herhangi bir şehrinin herhangi bir semtini de temsil ediyor.
Bir darbenin oluşturduğu bir sistem ve bu sistemin yarattığı nesil. Kendini güvenmeyen, neyi neden yaptığını bilmeyen, geleceğinden endişeli, bir şekilde sığınacak bir yer arayan insanlar. Hayatın her alanında halen devam ediyor tek tip, düşünmeyen insan yetiştirmek, etmiyor mu? Bana 12 yıl resim çiz dediler, hiç bir zaman yeteneğim olmadı, yalandan çizdim, anneme çizdirdim, bugün bir resme baksam sanatsal değeri açısından tek bir yorum dahi yapamam. Bana en azından 10 yıl flüt çaldırdılar, hiç bir zaman yeteneğim olmadı, yalandan çaldım, bugün memleketteki kalitesiz müziği geliştirmek için tek bir şey dahi yapamam. Bana dediler ki; sen sana hizmet etmek ile görevli insanlara sadece "arz edebilirsin", onlar senden "rica edebilir", bugün hiç bir devlet dairesinde işim görülmez korkusu ile hakkımı arayamam. Sen - ben değil miyiz bunlar?
İnan Temelkuran, çok basit bir konuyu oldukça sade bir şekilde ve birebir hayatın içindeki konuşmalar ile anlatmış. Evet Zeki Demirkubuz'un sıradan insanlarının hayatları gibi ve evet Reha Erdem'in Kaç Para Kaç'ındaki vapur sahnesi misali her gün her yerde duyduğumuz sıradan konuşmaları gibi... Bir duvarın üzerinde ve bir apartman kapısının önünde, kimi zaman güldüğümüz absürd hikayeler, bir anlık şok etkisi yaratan üzerinde düşünülmüş tespitler, küfür ettiğimiz/tebessüm ettiğimiz insan profilleri ve hepsinin ana kurguda bir şekilde yer bulması; tek bir kelime boş konuşmadan, konuşma üzerine bir film çekebilmek, gerçekten çok büyük bir iş. Bu arada bilemiyorum ama acaba ikili konuşmalarla sıkça karşılaştığımızdan mı, "Bornova Bornova" şeklinde bir ikileme yapılmış?
Düz adam yorumlarıma geçersem, çok büyük paralar ve çok büyük oyuncular olmadan da, iyi film ve iyi oyunculuk olabildiğini rahatça görüyoruz. Altay, Göztepe ve Karşıyaka'sı ile İzmir semt kültürünün en önemli olgularından biri olan futbolun, filmde de unutulmaması yüzümüzde bir tebessüm oluşturuyor. (Her ne kadar İzmir şivesinin kullanımı biraz abartılı bulsam da çok fazla eleştirmiyorum.) İnan Temelkuran'ın "Made in Europe"'da da birlikte çalıştığı görüntü yönetmeni Enrique Santiago Silguero'da iyi iş çıkarmış.
Son dönem Türk sineması, genç yönetmenleri ile gururumuzu okşuyor. Umarım son dönem Türk sinemaseveri de tam anlamı ile bunun farkına varacak. Belki modern ve kaliteli Türk filmlerini sinemada bile izleyebileceğiz bir gün...
Son olarak;
- Zaten bu esrardan, haptan ne anlıyonuz hiç bilmiyom
* Boşver, yani, işte... Ne dedikleri kadar güzel, ne dedikleri kadar sakat...
17 Temmuz 2010
Oyun Sona Erdi
Dünya Kupası'nın süresince bir ay boyunca yoğun bira eşleğinde maç izledik, bahis oynadık, vuvuzela'ya küfrettik, ahtapot muhabbeti yaptık, Ömer Üründül ile dalga geçtik vs. Şahsım ve akranlarım adına 94'den beri canlı olarak izlediğim beşinci dünya kupası oldu ("Ben 90 kupasını hatırlıyorum be abi" diyen akranların kalbini kırarım). Neyse velhasıl modern dünyanın en büyük etki, eğlence, güç, para aracı futbola doyduk, bir ay boyunca ekrana kitlenmenin yanı sıra, yazılı/görsel basın Güney Afrika'dan son gelişmeleri bildirdi. Peki merak ediyorum, kupa sonası Güney Afrika'da neler olacak, biri anlatacak mı? Her gün binlerce suçun işlendiği (ki yüzlercesi tecavüz), içsavaş, fakirlik ve AIDS'in 3-5 yaşında onlarca çocuğu öldürdüğü, Batı'nın sömürge kıtasından bahsedecekler mi? Dünya tarihinin en büyük ırkçılığı Apertheid'ın fiili olarak devam ettiğini yazacaklar mı?
Final sonrası, yurtiçi/yurtdışı kaynaklı onlarca yazı okudum, bir tanesinde dahi aradığımı bulamadım. Takımların sahaya çıkışlarını bilirsiniz, futbolcu ile ülkenin küçük çocukları tünelden elele çıkarlar. Sahaya çıkan 22 futbolcunun elini tuttuğu 20 çocuk, nüfusun %10'u nu dahi kapsamayan Avrupa sömürgecisi sözde Güney Afrikalılar beyazlardan oluşuyordu. FIFA aslında ırkçılığı yok edelim, "respect" diye bağırırken, organizasyondaki ikiyüzlüğünü burada dahi basitçe gösterdi. Tamam diğer maçlarda siyahlar olsun da, final maçında sahaya beyazlarla çıksınlar! Irkçı modern dünya, siyahi çocukların finalde futbolcular ile el ele sahaya çıkmasını dahi hazmedemiyor!
Ken Loach'ın telefon numarası olsa, gerçekten arayıp diyeceğim, "Güney Afrika 2010 üzerine bir film çek, oyunu bize anlat, izleyelim." Binlerce Afrikalı siyahın, futbolseverlere hizmet etmek amacı ile sadece 1 aylığına istihdam edildiğini, şu an aç olduklarını anlat! Dünya Kupası süresince futbolseverlerin şehir merkezlerinden çıkmadıklarını, zira Güney Afrika'da sadece şehir merkezlerinde güvenliğin sağlanabildiğini anlat! Zengin turistlerin, kurşun geçirmez, zırhlı tur otobüslerinde, Afrikalı fakir siyahların "teneke mahalleri"ndeki evlerini müze gibi gezdiklerini anlat! Beyazların elektrik telleri ile çevrili malikanelerindeki barbekü partilerini anlat! Çok uluslu şirketlerin petrol, altın, elmas vs. için katlettiği insanlığı ve çevreyi anlat, hiçbir şeyden haberi olmadan klinik araştırmalarda kullanılan masumları anlat!
Bugün kendisini Afrikaner diye tanımlayan beyaz Afrikalı, yerlilere ne diyor biliyor musun? "Burası benim ülkem!"
Bu kadar konuşuyorsun da, sen ne yapıyorsun diyorum bazen kendi kendime... Benim her ay sonu hesabıma geçen maaşımda, Afrikalı çocukların gözyaşları var. Üzülüyorum, bir şeyleri değiştirmek için planlar yapıyorum, belki bir gün vicdan azabımı hafifletebilirim. Sen de düşünüyor musun insanları ve insanlık için ne yaptığını, yoksa evlendiğinde parmağına taktığın reelde değersiz pırlanta daha mı önemli, yoksa para herşeyden daha mı önemli?
Final sonrası, yurtiçi/yurtdışı kaynaklı onlarca yazı okudum, bir tanesinde dahi aradığımı bulamadım. Takımların sahaya çıkışlarını bilirsiniz, futbolcu ile ülkenin küçük çocukları tünelden elele çıkarlar. Sahaya çıkan 22 futbolcunun elini tuttuğu 20 çocuk, nüfusun %10'u nu dahi kapsamayan Avrupa sömürgecisi sözde Güney Afrikalılar beyazlardan oluşuyordu. FIFA aslında ırkçılığı yok edelim, "respect" diye bağırırken, organizasyondaki ikiyüzlüğünü burada dahi basitçe gösterdi. Tamam diğer maçlarda siyahlar olsun da, final maçında sahaya beyazlarla çıksınlar! Irkçı modern dünya, siyahi çocukların finalde futbolcular ile el ele sahaya çıkmasını dahi hazmedemiyor!
Ken Loach'ın telefon numarası olsa, gerçekten arayıp diyeceğim, "Güney Afrika 2010 üzerine bir film çek, oyunu bize anlat, izleyelim." Binlerce Afrikalı siyahın, futbolseverlere hizmet etmek amacı ile sadece 1 aylığına istihdam edildiğini, şu an aç olduklarını anlat! Dünya Kupası süresince futbolseverlerin şehir merkezlerinden çıkmadıklarını, zira Güney Afrika'da sadece şehir merkezlerinde güvenliğin sağlanabildiğini anlat! Zengin turistlerin, kurşun geçirmez, zırhlı tur otobüslerinde, Afrikalı fakir siyahların "teneke mahalleri"ndeki evlerini müze gibi gezdiklerini anlat! Beyazların elektrik telleri ile çevrili malikanelerindeki barbekü partilerini anlat! Çok uluslu şirketlerin petrol, altın, elmas vs. için katlettiği insanlığı ve çevreyi anlat, hiçbir şeyden haberi olmadan klinik araştırmalarda kullanılan masumları anlat!
Bugün kendisini Afrikaner diye tanımlayan beyaz Afrikalı, yerlilere ne diyor biliyor musun? "Burası benim ülkem!"
Bu kadar konuşuyorsun da, sen ne yapıyorsun diyorum bazen kendi kendime... Benim her ay sonu hesabıma geçen maaşımda, Afrikalı çocukların gözyaşları var. Üzülüyorum, bir şeyleri değiştirmek için planlar yapıyorum, belki bir gün vicdan azabımı hafifletebilirim. Sen de düşünüyor musun insanları ve insanlık için ne yaptığını, yoksa evlendiğinde parmağına taktığın reelde değersiz pırlanta daha mı önemli, yoksa para herşeyden daha mı önemli?
29 Mayıs 2010
Euro 2016
Dün Euro 2016 evsahipliğini finalde Fransa'ya kaybedilmesinin ardından, sonucun gayet doğal olduğunu, Türkiye'nin kültür ve teknik anlamda yeterli yetkinlikte olmadığından bahsediyordum. Gerek işyerinde, gerek twitter'da vatan haini, Türk düşmanı ve "içimizdeki Fransız" olarak nitelendirildim. Hayatta en çok değer verdiğim insanlardan biri olan, Fransa'daki dostum Bülent dahi hafiften bana sinirlenip, olayın tamamen politik olduğunu anlatan bir mail atmasaydı, hiç değinmeyecektim bu konuya...
Batı toplumunun genel yargısında Avrupalı/Amerikalı olmayanlar, kesinlikle ikinci sınıf doğulu insan olarak nitelendiriliyor ve eziliyor, bu nedenle "Türkler Sevilmiyor" kalıbına da hiçbir itirazım yok. Burada milliyetsel genelleme yapıldığı için, Avrupalı'dan çok daha üst seviyede kültür ve yetenek birikimi olan insanlarımıza da kötü gözle bakılıyor mu? Elbette... Hatırlarım dostum Bülent'in Paris'de ev aradığı dönemleri... Hangi ilanı arasa, Türküm dediği anda suratına telefonu kapatıyordu genellemeci Fransız. Burada kim haklı, kim haksız tartışması yapmak çok gereksiz, asıl üzücü konunun 2010 yılında dahi din ve milliyet kavramlarının insanları yönlendirmesi olduğunu düşünüyorum. Son bir örnek verip ana konu olan Euro 2016 ev sahipliği seçimine geri döneceğim. Müslümanları ülkesinde barındırmak istemeyen aşırı sağcı siyasi görüş Avrupa'nın hemen her yerinde yükselişte, bu ülkelerden biri de Hollanda (Hollanda'da hayatını sürdüren dostum Samert ile ayaküstü konuşmuştuk biraz, belki daha ayrıntılı yazabilir bana, ben de yazısını yayınlamak isterim). Hollanda'da Müslüman karşıtlığının tavan yaptığı nokta, yönetmen Theo van Gogh'un İslam'da kadınların ezildiğini ve istismar edildiğini anlattığı Submission (Teslimiyet) filminin ardından, başkent Amsterdam'da sokak ortasında bir müslüman tarafından vahşice öldürülmesi. Başta da dediğim gibi Batı ve Doğu kültürleri arasındaki uyumsuzluk içinde kim haklı, kim haksız tartışmayacağım, uzar gider. Bir insanı görüşleri nedeni ile öldürmek ne kadar insanlık dışıysa, bir inanışa sahip kitleyi de "aynı" diye etiketlemek o kadar insanlık dışı.
Euro 2016'da ev sahibi olma şansımızı kaybetik. Nedeninin altında elbette yukarıda bahsettiğim üzere, at gözlüklü Batılı bir bakışın etkisi mevcuttur. Ancak tüm nedeni sadece buna indirgemek de diğer tarafın at gözlüklü bakışıdır diye düşünüyorum. Biz gerçekten bu çapta bir turnuvayı düzenleyecek sosyal, kültürel ve teknik kapasiteye sahip miyiz?
Teknik Altyapı
Dostum demiş ki; "Ukrayna & Polonya, 2 sene sonra Avrupa Şampiyonası düzenleyecekler. Bildiğin iki tane köyden bozma ülke bu ikisi, önce onu belirtelim. Onun dışında geçiyorum aday olduklarındaki durumlarını; şimdi bile stad olsun konaklama olsun panikten ne yapacaklarını şaşırmış durumdalar. Hiçbir şey ama hiçbir şey hazır değil. Bu ülkelere 2007'de verildi organizasyon, 5 yılları vardı yani. Bizim adaylıgımızda ise süre 6 yıldı."
Öncelikle Ukrayna ve Polonya komünist düzenin avantajıyla, dünya standartlarının altında, ancak Türkiye'nin çok üzerinde şehiriçi, şehirlerarası ve ülkelerarası ulaşım yollarına sahiptir. Motorlu araç trafiğinin yoğun olduğu birçok metropolde, bu trafiğe girip girmemek sizin elinizde olup, alternatif ulaşım yollarını tercih etme ve varolan trafik sisteminde kendi rotanızı çizme hakkınız vardır. Bugün 10-15 milyon nüfusluk İstanbul'un herhangi bir trafik sistemi olmamakla birlikte, deniz, demir, yeraltı ve kara ulaşımında gezip gördüğüm en kötü şehirlerden biridir. Hemen hiçbir uzun mesafe yolculuğun karayolu ve demiryolu üzerinden etkin bir biçimde yapılmadığı bir ülkeden bahsettiğimizi neden unutuyoruz? Örneğin, birkaç sene öncesine kadar İstanbul - İzmir arasında karayolu ulaşımı tamamen tek şerit üzerinden sağlanmıyor muydu? Halen de doğru düzgün bir ulaşım yok iki şehir arasında... Denizyolu ulaşımına gelirsek, üç tarafı denizlerle çevrili (klasik tanım) ve her sene Kabotaj Bayramı'nı kutlayan ülkemizin, sürekli halde şehirlerarası yolcu taşımacılığı yapan kaç gemisi var, bir, iki? İstanbul'dan Yalova'ya gitmekten bahsetmiyorum elbette... Havayolu taşımacılığında, yetersizlik ve düzensizlikten kullanılamaz halde olan İstanbul Atatürk Hava Limanı'nın adam edilebilmesi için illa bir Euro 2016 mı gerekli?
Evet Ukrayna yapamadı ve belki de yapamayacak (Konu ile ilgili bir yazı için buyurun). Ancak "onlara bu haldeyken verildi, bize de verilmeli" düşüncesini doğru bulmuyorum. Evet onlara bu halde verildi ve sonuç ortada, bu Türkiye için de böyle olabilir diye düşünemez mi komite? Biz illa ki ulaşım, altyapı, stadyum vb. gereklilikler için Euro 2016'yı mı beklemeliyiz? Fransa gelişmişliğinin etkisi ile şu an dahi turnuvayı yapabilecek teknik kapasiteydek, Türkiye için bunu söyleyebiliyor muyuz? Euro 2016 gelince herşeyi yapacağız demek yerine, bir kere de planlı ve sistemli olarak hazırlanıp, bunları yaptık bu turnuva için diyemez miyiz? Olimpiyat adaylığı için plansızca demiştik gerçi, "Olimpiyat Stadı yaptık" diye, hatırlar mısın? Açılış maçında yolu olmayan stada yürüyen binlerce insanı dün gibi hatırlıyorum. Bugün kendimizi kandırmayalım "atıl" durumda bir olimpiyat stadımız var. Ben işte bu zihniyete kızıyorum, göstermelik eylemlere kızıyorum. Bizim bunları yapmamız için Euro 2016'ya ihtiyacımız yok, bizim bunları her halükarda yapmamız gerekli. Daha önceki başvurularda, "her halükarda bunları yapacağız" deyip, ne yaptık? Dün "alsak da almasak da yapacağız" dediklerimizin, kaç tanesini gerçekten yapacağız?
Türkiye ulaşım, altyapı, konaklama ve tesis anlamında mevcut şartlarda turnuvayı kaldırabilecek bir ülke değil. Bir sonraki başvurusunda yeterli kapasitede olacak mı? Önce bu sorunun cevabını tartışmak gerekli...
Temel bir başka görüş de; "Bu tip turnuvalar ev sahibi ülkeyi geliştirme amacında olmalı, Fransa'nın herşeyi vardı zaten. O zaman her sene İngiltere, Fransa, Almanya'da yapılsın." Aynı düz mantıkla cevap vermek gerekirse, o halde bu tip turnuvalar her sene Makedonya, Arnavutluk, Mozambik, Kamboçya, Rwanda'da yapılmalı diyor ve daha fazla uzatmıyorum.
Kültür Sorunu
Bugün İstanbul Taksim Meydanı'nda yılbaşı kutlamaları toplu taciz için heyecanla bekleniyor, halen en modern semtlerde bile istediği gibi giyinemeyen, yaşayamayan kadınları görünce üzülüyorum ben. Toplumun her seviyesinde şiddet, saygısızlık ve hoşgörüsüzlük hakim durumda değil mi? Anadolu'ya gittikçe bu baskı daha da artmıyor mu? Ben bu ülkenin pek çok şehrinde Ramazan ayında elimde sigara yolda yürüyemem, açık restoran bulamam, oruç tutmaya zorlanırım. Ben bu ülkenin pek çok şehrinde, kız arkadaşımla sarmaş dolaş oturamam, öpüşemem. Ben bu ülkenin pek çok şehrinde polis görmeden 5 dakika yürüyemem. Ben bu ülkede sistematik olarak sansürlendiği için görsel/yazılı basını takip edemem, internette dilediğim gibi gezemem. Ben bu ülkede sokağa çıktığım her an, abuk bir nedenden bir araba sopa yiyebilirim! Sadece son birkaç ayda yaşanmış o kadar çok utanılacak olay sayabilirm ki burada...
Peki hepimiz böylemiyiz, asla! Ama "Türkleri Sevmiyorlar", "Herşey Politik" demeden önce biraz olsun kendimize dönüp bakalım, biraz olsun...
"Bugün oy veren satılmışlar arasında Maltalı -Malta'da futbol mu var?!- İsrail'li -İsrail'i zaten Uefa bünyesine alanın aklını seveyim ben- ve Rum Kesiminden -yorumsuz- üyeler var."
Peki burada, Şenes Erzik dışında spor camiasında sözü geçen tek bir futbol adamımızın olmaması, dış ilişkilerde yıllardır "biz en doğrusunu biliriz" şeklindeki agresif yaklaşımımızın hiç mi etkisi yok?
Adaylık sunumumuzu inceledin mi bilmiyorum ancak oldukça kötü bir yönetmenlik (bkz. Sinan Çetin) ve kurgu ile hala tek bir söz var ağzımızda; "Biz Hiç Yapmadık, Bize Verin!" Oysa tıpkı Fransa gibi, "biz daha önce sayısız uluslararası organizasyon yaptık, bunu da muhteşem yapacağız" teması üzerine gidilemez miydi?
Son Söz
Spor, özellikle de futbol içerisinde propoganda, siyaset, din vb. birçok kavramı içeren büyük bir güç. Bu nedenle alınan her kararda yanlı tavırlar olabilir. Ancak her karar yanlı alınsaydı, Türkiye 2010 Dünya Basketbol Şampiyonası'nı organize edecek bir ülke de olamazdı. Euro 2016'yı iyi şekilde organize edebilirdik, stadlar kurulur, günü kurtaracak yollar yapılır, insanlarımız sırf "gavura rezil olmayalım" diye hoşgörü göstebilirdi, ufak tefek sıkıntılar olsa da üstesinden gelebilirdik, ben bunu biliyorum zaten! Ancak bana bile veremeyeceğin garantiyi, dışarıdan bakan adama nasıl anlatacaksın?
Şahsi görüşüm, evet belki Türk düşmanı ve vatan hainiyim ama Türkiye'nin bu turnuvayı gerçekleştirebilecek seviyede olduğuna inanmıyorum. Tıpkı, ev sahipliğini kaybetmesinin tüm nedenini politikaya bağlamadığım gibi. Umarım ben hatalı çıkarım da tesillerimiz ve altyapımız hazır bir şekilde, daha hoşgörülü bir toplum haline gelip, bu turnuvayı düzenleriz birgün...
En çok son sözünü beğendim dostumun, belki biz de birgün kendimizden bu kadar emin gideriz oralara...
Günün en iyi özetini de patronum yaptı: "Sarkozy salona geldikten sonra kazandığımızı anlamıştım zaten. Sarkozy işi garantiye almadan o salona adımını atmazdı. Sittin sene böyle bi risk almaz o adam."
Batı toplumunun genel yargısında Avrupalı/Amerikalı olmayanlar, kesinlikle ikinci sınıf doğulu insan olarak nitelendiriliyor ve eziliyor, bu nedenle "Türkler Sevilmiyor" kalıbına da hiçbir itirazım yok. Burada milliyetsel genelleme yapıldığı için, Avrupalı'dan çok daha üst seviyede kültür ve yetenek birikimi olan insanlarımıza da kötü gözle bakılıyor mu? Elbette... Hatırlarım dostum Bülent'in Paris'de ev aradığı dönemleri... Hangi ilanı arasa, Türküm dediği anda suratına telefonu kapatıyordu genellemeci Fransız. Burada kim haklı, kim haksız tartışması yapmak çok gereksiz, asıl üzücü konunun 2010 yılında dahi din ve milliyet kavramlarının insanları yönlendirmesi olduğunu düşünüyorum. Son bir örnek verip ana konu olan Euro 2016 ev sahipliği seçimine geri döneceğim. Müslümanları ülkesinde barındırmak istemeyen aşırı sağcı siyasi görüş Avrupa'nın hemen her yerinde yükselişte, bu ülkelerden biri de Hollanda (Hollanda'da hayatını sürdüren dostum Samert ile ayaküstü konuşmuştuk biraz, belki daha ayrıntılı yazabilir bana, ben de yazısını yayınlamak isterim). Hollanda'da Müslüman karşıtlığının tavan yaptığı nokta, yönetmen Theo van Gogh'un İslam'da kadınların ezildiğini ve istismar edildiğini anlattığı Submission (Teslimiyet) filminin ardından, başkent Amsterdam'da sokak ortasında bir müslüman tarafından vahşice öldürülmesi. Başta da dediğim gibi Batı ve Doğu kültürleri arasındaki uyumsuzluk içinde kim haklı, kim haksız tartışmayacağım, uzar gider. Bir insanı görüşleri nedeni ile öldürmek ne kadar insanlık dışıysa, bir inanışa sahip kitleyi de "aynı" diye etiketlemek o kadar insanlık dışı.
Euro 2016'da ev sahibi olma şansımızı kaybetik. Nedeninin altında elbette yukarıda bahsettiğim üzere, at gözlüklü Batılı bir bakışın etkisi mevcuttur. Ancak tüm nedeni sadece buna indirgemek de diğer tarafın at gözlüklü bakışıdır diye düşünüyorum. Biz gerçekten bu çapta bir turnuvayı düzenleyecek sosyal, kültürel ve teknik kapasiteye sahip miyiz?
Teknik Altyapı
Dostum demiş ki; "Ukrayna & Polonya, 2 sene sonra Avrupa Şampiyonası düzenleyecekler. Bildiğin iki tane köyden bozma ülke bu ikisi, önce onu belirtelim. Onun dışında geçiyorum aday olduklarındaki durumlarını; şimdi bile stad olsun konaklama olsun panikten ne yapacaklarını şaşırmış durumdalar. Hiçbir şey ama hiçbir şey hazır değil. Bu ülkelere 2007'de verildi organizasyon, 5 yılları vardı yani. Bizim adaylıgımızda ise süre 6 yıldı."
Öncelikle Ukrayna ve Polonya komünist düzenin avantajıyla, dünya standartlarının altında, ancak Türkiye'nin çok üzerinde şehiriçi, şehirlerarası ve ülkelerarası ulaşım yollarına sahiptir. Motorlu araç trafiğinin yoğun olduğu birçok metropolde, bu trafiğe girip girmemek sizin elinizde olup, alternatif ulaşım yollarını tercih etme ve varolan trafik sisteminde kendi rotanızı çizme hakkınız vardır. Bugün 10-15 milyon nüfusluk İstanbul'un herhangi bir trafik sistemi olmamakla birlikte, deniz, demir, yeraltı ve kara ulaşımında gezip gördüğüm en kötü şehirlerden biridir. Hemen hiçbir uzun mesafe yolculuğun karayolu ve demiryolu üzerinden etkin bir biçimde yapılmadığı bir ülkeden bahsettiğimizi neden unutuyoruz? Örneğin, birkaç sene öncesine kadar İstanbul - İzmir arasında karayolu ulaşımı tamamen tek şerit üzerinden sağlanmıyor muydu? Halen de doğru düzgün bir ulaşım yok iki şehir arasında... Denizyolu ulaşımına gelirsek, üç tarafı denizlerle çevrili (klasik tanım) ve her sene Kabotaj Bayramı'nı kutlayan ülkemizin, sürekli halde şehirlerarası yolcu taşımacılığı yapan kaç gemisi var, bir, iki? İstanbul'dan Yalova'ya gitmekten bahsetmiyorum elbette... Havayolu taşımacılığında, yetersizlik ve düzensizlikten kullanılamaz halde olan İstanbul Atatürk Hava Limanı'nın adam edilebilmesi için illa bir Euro 2016 mı gerekli?
Evet Ukrayna yapamadı ve belki de yapamayacak (Konu ile ilgili bir yazı için buyurun). Ancak "onlara bu haldeyken verildi, bize de verilmeli" düşüncesini doğru bulmuyorum. Evet onlara bu halde verildi ve sonuç ortada, bu Türkiye için de böyle olabilir diye düşünemez mi komite? Biz illa ki ulaşım, altyapı, stadyum vb. gereklilikler için Euro 2016'yı mı beklemeliyiz? Fransa gelişmişliğinin etkisi ile şu an dahi turnuvayı yapabilecek teknik kapasiteydek, Türkiye için bunu söyleyebiliyor muyuz? Euro 2016 gelince herşeyi yapacağız demek yerine, bir kere de planlı ve sistemli olarak hazırlanıp, bunları yaptık bu turnuva için diyemez miyiz? Olimpiyat adaylığı için plansızca demiştik gerçi, "Olimpiyat Stadı yaptık" diye, hatırlar mısın? Açılış maçında yolu olmayan stada yürüyen binlerce insanı dün gibi hatırlıyorum. Bugün kendimizi kandırmayalım "atıl" durumda bir olimpiyat stadımız var. Ben işte bu zihniyete kızıyorum, göstermelik eylemlere kızıyorum. Bizim bunları yapmamız için Euro 2016'ya ihtiyacımız yok, bizim bunları her halükarda yapmamız gerekli. Daha önceki başvurularda, "her halükarda bunları yapacağız" deyip, ne yaptık? Dün "alsak da almasak da yapacağız" dediklerimizin, kaç tanesini gerçekten yapacağız?
Türkiye ulaşım, altyapı, konaklama ve tesis anlamında mevcut şartlarda turnuvayı kaldırabilecek bir ülke değil. Bir sonraki başvurusunda yeterli kapasitede olacak mı? Önce bu sorunun cevabını tartışmak gerekli...
Temel bir başka görüş de; "Bu tip turnuvalar ev sahibi ülkeyi geliştirme amacında olmalı, Fransa'nın herşeyi vardı zaten. O zaman her sene İngiltere, Fransa, Almanya'da yapılsın." Aynı düz mantıkla cevap vermek gerekirse, o halde bu tip turnuvalar her sene Makedonya, Arnavutluk, Mozambik, Kamboçya, Rwanda'da yapılmalı diyor ve daha fazla uzatmıyorum.
Kültür Sorunu
Bugün İstanbul Taksim Meydanı'nda yılbaşı kutlamaları toplu taciz için heyecanla bekleniyor, halen en modern semtlerde bile istediği gibi giyinemeyen, yaşayamayan kadınları görünce üzülüyorum ben. Toplumun her seviyesinde şiddet, saygısızlık ve hoşgörüsüzlük hakim durumda değil mi? Anadolu'ya gittikçe bu baskı daha da artmıyor mu? Ben bu ülkenin pek çok şehrinde Ramazan ayında elimde sigara yolda yürüyemem, açık restoran bulamam, oruç tutmaya zorlanırım. Ben bu ülkenin pek çok şehrinde, kız arkadaşımla sarmaş dolaş oturamam, öpüşemem. Ben bu ülkenin pek çok şehrinde polis görmeden 5 dakika yürüyemem. Ben bu ülkede sistematik olarak sansürlendiği için görsel/yazılı basını takip edemem, internette dilediğim gibi gezemem. Ben bu ülkede sokağa çıktığım her an, abuk bir nedenden bir araba sopa yiyebilirim! Sadece son birkaç ayda yaşanmış o kadar çok utanılacak olay sayabilirm ki burada...
Peki hepimiz böylemiyiz, asla! Ama "Türkleri Sevmiyorlar", "Herşey Politik" demeden önce biraz olsun kendimize dönüp bakalım, biraz olsun...
"Bugün oy veren satılmışlar arasında Maltalı -Malta'da futbol mu var?!- İsrail'li -İsrail'i zaten Uefa bünyesine alanın aklını seveyim ben- ve Rum Kesiminden -yorumsuz- üyeler var."
Peki burada, Şenes Erzik dışında spor camiasında sözü geçen tek bir futbol adamımızın olmaması, dış ilişkilerde yıllardır "biz en doğrusunu biliriz" şeklindeki agresif yaklaşımımızın hiç mi etkisi yok?
Adaylık sunumumuzu inceledin mi bilmiyorum ancak oldukça kötü bir yönetmenlik (bkz. Sinan Çetin) ve kurgu ile hala tek bir söz var ağzımızda; "Biz Hiç Yapmadık, Bize Verin!" Oysa tıpkı Fransa gibi, "biz daha önce sayısız uluslararası organizasyon yaptık, bunu da muhteşem yapacağız" teması üzerine gidilemez miydi?
Son Söz
Spor, özellikle de futbol içerisinde propoganda, siyaset, din vb. birçok kavramı içeren büyük bir güç. Bu nedenle alınan her kararda yanlı tavırlar olabilir. Ancak her karar yanlı alınsaydı, Türkiye 2010 Dünya Basketbol Şampiyonası'nı organize edecek bir ülke de olamazdı. Euro 2016'yı iyi şekilde organize edebilirdik, stadlar kurulur, günü kurtaracak yollar yapılır, insanlarımız sırf "gavura rezil olmayalım" diye hoşgörü göstebilirdi, ufak tefek sıkıntılar olsa da üstesinden gelebilirdik, ben bunu biliyorum zaten! Ancak bana bile veremeyeceğin garantiyi, dışarıdan bakan adama nasıl anlatacaksın?
Şahsi görüşüm, evet belki Türk düşmanı ve vatan hainiyim ama Türkiye'nin bu turnuvayı gerçekleştirebilecek seviyede olduğuna inanmıyorum. Tıpkı, ev sahipliğini kaybetmesinin tüm nedenini politikaya bağlamadığım gibi. Umarım ben hatalı çıkarım da tesillerimiz ve altyapımız hazır bir şekilde, daha hoşgörülü bir toplum haline gelip, bu turnuvayı düzenleriz birgün...
En çok son sözünü beğendim dostumun, belki biz de birgün kendimizden bu kadar emin gideriz oralara...
Günün en iyi özetini de patronum yaptı: "Sarkozy salona geldikten sonra kazandığımızı anlamıştım zaten. Sarkozy işi garantiye almadan o salona adımını atmazdı. Sittin sene böyle bi risk almaz o adam."
4 Mayıs 2010
Kupasız Yaz
Blogu açtığımdan beri ilk defa iki gün üst üste yazıyorum. Ruh sağlığım da iyice bozuldu sanırım. Dün tek oturuşta tek bir cümle değiştirmeden yazdığım yazıdaki konu bütünsüzlüğü ile bunun daha da farkına varıyorum. Belli bir yerden sonra illa ki kin kusma, nefret gütme felsefesi baskın çıkıyor. Aslında psikoloji ve sosyoloji alanında akademik bir araştırma yapacak olsam, oturur internetteki yüzlerce serbest yazarın bloglarını okurum. Manyaklık boyutunun hayalgücünü aşabildiği, inanılmaz bir deneyim...
Bu aralar NBA Play-Off serisi olmasa herhalde yaşamanın bir anlamı olmayacak. Eskisi gibi sabahın köründe kalkıp tüm maçları heyecanla takip edemesek de; akşam maçlarını, hatta sabahları sadece 3-5 dakika izlemenin keyfi bile yetiyor. Burada oynanan basketbolsa diğerleri ne geyiği yapmak istiyor bünye... Ama asıl korkum futbolda yaklaşan Dünya Kupası'nı izleyemeyecek olmam. Hayatımda ilk defa biramı açıp bir Dünya/Avrupa Futbol Şampiyonası'nı izleyemeyeceğim. Birçoğunda Çeşme'de serin serin rüzgar eserken, üzerimde mayo, "nasıl koydu be" diye bağırdığım maçları izleyemeyeceğim! Ondan sonra kızıyorum tabi, sinirleniyorum, dünya çapında muhteşem bir organizasyonu takip edemiyorsak, neden çalışıyoruz, neden yaşıyoruz arkadaş? Hadi kendi kendine "e hiç olmazsa birkaç maç izleriz, muhabbetini yaparız, ben özgürüm" diye mırıldan, Marko Paşa'ya anlatırız birlikte derdimizi.
Bu aralar NBA Play-Off serisi olmasa herhalde yaşamanın bir anlamı olmayacak. Eskisi gibi sabahın köründe kalkıp tüm maçları heyecanla takip edemesek de; akşam maçlarını, hatta sabahları sadece 3-5 dakika izlemenin keyfi bile yetiyor. Burada oynanan basketbolsa diğerleri ne geyiği yapmak istiyor bünye... Ama asıl korkum futbolda yaklaşan Dünya Kupası'nı izleyemeyecek olmam. Hayatımda ilk defa biramı açıp bir Dünya/Avrupa Futbol Şampiyonası'nı izleyemeyeceğim. Birçoğunda Çeşme'de serin serin rüzgar eserken, üzerimde mayo, "nasıl koydu be" diye bağırdığım maçları izleyemeyeceğim! Ondan sonra kızıyorum tabi, sinirleniyorum, dünya çapında muhteşem bir organizasyonu takip edemiyorsak, neden çalışıyoruz, neden yaşıyoruz arkadaş? Hadi kendi kendine "e hiç olmazsa birkaç maç izleriz, muhabbetini yaparız, ben özgürüm" diye mırıldan, Marko Paşa'ya anlatırız birlikte derdimizi.
28 Nisan 2010
V for Mourinho!
Az önce Jose Mourinho'lu Internazionale'in Barcelona'yı eleyişini keyifle izledim. Hemen herkes Inter tamamen defansa çekildi, maçın keyfini kaçırdı vesaire dese de son yıllarda izlediğim en muhteşem maçtı, nedenini anlatacağım ama asıl niyetim Mourinho'yu övmek...
FIFA ve UEFA'nın yıllardır "respect" tandanslı, "futbol çok güzel bir spordur hadi hep birlikte eğlenelim" zırvalarına inanmadım hiçbir zaman. Futbol toplumları sürükleyen bir savaş gösterisi, çıkarların mücadelisidir. Klasik, "futbol sadece futbol değildir" muhabbeti yapıyorum, anla işte...
Herkes sahaya çıktığında gol atmak ve kazanmak ister, bu halı saha maçlarında da böyle, Şampiyonlar Ligi Finali'nde de... Peki, herkes birbirine saygı göstermek, sevmek zorunda mı? Hayır! Diyorum ya, futbol bir savaştır! Futbol, 24 Nisan 1996'da, elin İngilizi Graeme Souness'ı, Fenerbahçe Kadıköy Stad'ının ortasına Galatasaray bayrağı diktirip, Ulubatlı Hasan yapan, kuralların üstünde bir güçtür! Futbol, The Damned United'da izlediğimiz Brian Clough'ın küstahlığı ve hırsı, Leeds'li fubolcuların nefretidir. Ben Brian Clough'ı "gerçekten" izleyemediğim için çok üzülüyorum, bugün Mourinho'yu izleyebildiğim için ise çok seviniyorum.
Jose Mourinho, Porto ile Avrupa'nın zirvesine çıkan, ilk sezonunda Chelsea'yi Premier League şampiyonu yapıp, sonraları tam 64 maç yenilgi yüzü görmeyen ve daha birçok başarısı ile tartışmasız dünyanın mevcut en iyi teknik direktörü. Ama aslında futbolda rakibe saygı göstermenin bir zorunluluk olmadığını anlatan, rakibi, hakemleri hemen herkesi kibirle eleştiren, futbolun gerçek yüzü!
26 Mayıs 2004'de Porto'yu Şampiyonlar Ligi Şampiyonu yaparken sevinmeyip soyunma odasına giden, 23 Şubat 2005'de maç sonrası, zamanın 1 numaraları hakemlerinden Anders Frisk ile zamanın Barcelona hocası Frank Rijkaard'ın devre arasında baş başa konuştuklarını ve bu nedenle Frisk'in yanlı yönetim gösterip maçı Barcelona'ya kazandırdığını söyleyen ve hemen ardından zamanın UEFA hakem komitesi başkanı tarafından "futbol düşmanı" ilan edilen, 27 Şubat 2005'de Carling Cup'ı Chelsea'ye kazandırırken Liverpool taraftarına eliyle sus işareti yapan (Tuncay Şanlı'da yapardı bunu heh heh), kötü oynayıp kazanan rakibini aşağılamaktan çekinmeyen, aldığı cezanın hesabı olmayan, kibirli ve agresif adam! Futbolun gerçek amacı olan "en büyük benim" felsefesinin günümüzdeki en büyük temsilcisi.
Peki Mourinho kötü bir insan mı, saygısız mı, egosu yüksek mi, futbol düşmanı mı? "Eğer para Afrika'daki yoksul çocuklara, geçim zorluğu çeken ailelere ya da futbol sahası olmayan bir yere futbol sahası yapmak için harcanacaksa, aldığım cezaların iki katını öderim" diyerek içinde bulunsa da sistemi eleştiren bir adam Mourinho. İtiraz edebilmek bir insani hak olmasına rağmen, tek kelime konuşmadan, sadece "ellerimi kelepçelediniz" hareketi yaparak hakemlere tepki gösteren ve kendi değişi ile bu "mimik" sonucu 3 maç ceza alan tek teknik direktör! FIFA ve UEFA'nın direkt sarı kart göster, gerekirse oyundan at, kimse itiraz etmesin, herkes otoritemizi tanısın felsefesine itiraz eden kaç teknik adam var? Peki Mourinho'ya bu cezayı veren komite, birkaç hafta önce Roma'nın Lazio'yu 2-1 yendiği karşılaşmada, Lazio taraftarlarını çıldırtan, "küme düşün" hareketi için Francesco Totti'ye neden doğru düzgün ceza vermez? (Mourinho'nun daha önce hakemi sadece alkışladığı için de 1 maç ceza almışlığı vardır.)
Mourinho basına yalakalık da yapmaz, hatta çok sinirlenirse Corriere dello Sport muhabiri Andrea Ramazzotti'de olduğu gibi kolundan tutup takım otobüsüne çarpar. "Vurmak gibi bir niyetim asla olmadı" der, her zamanki gibi cezasını alır.
Bugün Mourinho yıllardır İtalya Milli Takımı'ndan bile güzel bir örneğini izleyemediğimiz, Catenaccio'nun bir gelişmiş versiyonu olan Zona Mista oynattı takımına. Ancak tecrübeli ve yetenekli oyuncuların, iyi bir teknik adam ile oynayabileceği futbolu izlettirdi bize. Defans yapmadı! "Total Football" kavramının günümüzdeki devi, kupanın bir numaraları favorisi Barcelona'yı, 60 dakika 10 kişi oynayarak, rakip teknik direktör Guardiola hata hata üstüne yaparken, doğru hamleleri yaparak, 3-1 yendiği ilk maçın üstüne, kupanın dışına itti. Peki bu adam maç sonrası Camp Nou'da, ellerini ve işaret parmağını kaldırıp "en büyük benim" deme hakkına neden sahip olamıyor? Sağolsun bizim Rüştü Reçber sayesinde bir yerlere gelen, vasat ötesi Victor Valdez kim oluyor da Mourinho'yu saha dışına çıkarmak için üzerine yürüyor? Yenseydiniz! Ya da Mourinho sahaya girip şovunu yaparken, dünya devi Barcelona'nın stadında niye fıskıyeler çalışmaya başladı? Yenseydiniz arkadaşım, 10 kişiyi yenebilseydiniz!
Mourinho günümüz futbolunun anti kahramanıdır, futbol devrimcisidir! 2005'de Manchester United maçında aldığı ceza sonrası kendini şöyle özetliyor; "Benim gibi insanlara alışkın olmadığınızı düşünüyorum... benim kadar açık, benim kadar hissettiklerini ve düşündüklerini söylemekten korkmayan." Mourinho budur!
FIFA ve UEFA'nın yıllardır "respect" tandanslı, "futbol çok güzel bir spordur hadi hep birlikte eğlenelim" zırvalarına inanmadım hiçbir zaman. Futbol toplumları sürükleyen bir savaş gösterisi, çıkarların mücadelisidir. Klasik, "futbol sadece futbol değildir" muhabbeti yapıyorum, anla işte...
Herkes sahaya çıktığında gol atmak ve kazanmak ister, bu halı saha maçlarında da böyle, Şampiyonlar Ligi Finali'nde de... Peki, herkes birbirine saygı göstermek, sevmek zorunda mı? Hayır! Diyorum ya, futbol bir savaştır! Futbol, 24 Nisan 1996'da, elin İngilizi Graeme Souness'ı, Fenerbahçe Kadıköy Stad'ının ortasına Galatasaray bayrağı diktirip, Ulubatlı Hasan yapan, kuralların üstünde bir güçtür! Futbol, The Damned United'da izlediğimiz Brian Clough'ın küstahlığı ve hırsı, Leeds'li fubolcuların nefretidir. Ben Brian Clough'ı "gerçekten" izleyemediğim için çok üzülüyorum, bugün Mourinho'yu izleyebildiğim için ise çok seviniyorum.
Jose Mourinho, Porto ile Avrupa'nın zirvesine çıkan, ilk sezonunda Chelsea'yi Premier League şampiyonu yapıp, sonraları tam 64 maç yenilgi yüzü görmeyen ve daha birçok başarısı ile tartışmasız dünyanın mevcut en iyi teknik direktörü. Ama aslında futbolda rakibe saygı göstermenin bir zorunluluk olmadığını anlatan, rakibi, hakemleri hemen herkesi kibirle eleştiren, futbolun gerçek yüzü!
26 Mayıs 2004'de Porto'yu Şampiyonlar Ligi Şampiyonu yaparken sevinmeyip soyunma odasına giden, 23 Şubat 2005'de maç sonrası, zamanın 1 numaraları hakemlerinden Anders Frisk ile zamanın Barcelona hocası Frank Rijkaard'ın devre arasında baş başa konuştuklarını ve bu nedenle Frisk'in yanlı yönetim gösterip maçı Barcelona'ya kazandırdığını söyleyen ve hemen ardından zamanın UEFA hakem komitesi başkanı tarafından "futbol düşmanı" ilan edilen, 27 Şubat 2005'de Carling Cup'ı Chelsea'ye kazandırırken Liverpool taraftarına eliyle sus işareti yapan (Tuncay Şanlı'da yapardı bunu heh heh), kötü oynayıp kazanan rakibini aşağılamaktan çekinmeyen, aldığı cezanın hesabı olmayan, kibirli ve agresif adam! Futbolun gerçek amacı olan "en büyük benim" felsefesinin günümüzdeki en büyük temsilcisi.
Peki Mourinho kötü bir insan mı, saygısız mı, egosu yüksek mi, futbol düşmanı mı? "Eğer para Afrika'daki yoksul çocuklara, geçim zorluğu çeken ailelere ya da futbol sahası olmayan bir yere futbol sahası yapmak için harcanacaksa, aldığım cezaların iki katını öderim" diyerek içinde bulunsa da sistemi eleştiren bir adam Mourinho. İtiraz edebilmek bir insani hak olmasına rağmen, tek kelime konuşmadan, sadece "ellerimi kelepçelediniz" hareketi yaparak hakemlere tepki gösteren ve kendi değişi ile bu "mimik" sonucu 3 maç ceza alan tek teknik direktör! FIFA ve UEFA'nın direkt sarı kart göster, gerekirse oyundan at, kimse itiraz etmesin, herkes otoritemizi tanısın felsefesine itiraz eden kaç teknik adam var? Peki Mourinho'ya bu cezayı veren komite, birkaç hafta önce Roma'nın Lazio'yu 2-1 yendiği karşılaşmada, Lazio taraftarlarını çıldırtan, "küme düşün" hareketi için Francesco Totti'ye neden doğru düzgün ceza vermez? (Mourinho'nun daha önce hakemi sadece alkışladığı için de 1 maç ceza almışlığı vardır.)Mourinho basına yalakalık da yapmaz, hatta çok sinirlenirse Corriere dello Sport muhabiri Andrea Ramazzotti'de olduğu gibi kolundan tutup takım otobüsüne çarpar. "Vurmak gibi bir niyetim asla olmadı" der, her zamanki gibi cezasını alır.
Bugün Mourinho yıllardır İtalya Milli Takımı'ndan bile güzel bir örneğini izleyemediğimiz, Catenaccio'nun bir gelişmiş versiyonu olan Zona Mista oynattı takımına. Ancak tecrübeli ve yetenekli oyuncuların, iyi bir teknik adam ile oynayabileceği futbolu izlettirdi bize. Defans yapmadı! "Total Football" kavramının günümüzdeki devi, kupanın bir numaraları favorisi Barcelona'yı, 60 dakika 10 kişi oynayarak, rakip teknik direktör Guardiola hata hata üstüne yaparken, doğru hamleleri yaparak, 3-1 yendiği ilk maçın üstüne, kupanın dışına itti. Peki bu adam maç sonrası Camp Nou'da, ellerini ve işaret parmağını kaldırıp "en büyük benim" deme hakkına neden sahip olamıyor? Sağolsun bizim Rüştü Reçber sayesinde bir yerlere gelen, vasat ötesi Victor Valdez kim oluyor da Mourinho'yu saha dışına çıkarmak için üzerine yürüyor? Yenseydiniz! Ya da Mourinho sahaya girip şovunu yaparken, dünya devi Barcelona'nın stadında niye fıskıyeler çalışmaya başladı? Yenseydiniz arkadaşım, 10 kişiyi yenebilseydiniz!
Mourinho günümüz futbolunun anti kahramanıdır, futbol devrimcisidir! 2005'de Manchester United maçında aldığı ceza sonrası kendini şöyle özetliyor; "Benim gibi insanlara alışkın olmadığınızı düşünüyorum... benim kadar açık, benim kadar hissettiklerini ve düşündüklerini söylemekten korkmayan." Mourinho budur!
27 Mart 2010
Tutkulu Tecavüz!
Önceden The Hurt Locker'ın bırakın en iyi film dalında Oscar almasını, iyi bir film bile olmadığına değinmiştim. Aslında "Akademi" yıllardır birkaç istisna dışında abuk subuk filmlere veriyor bu ödülü. Geçenlerde dostlarımla sinema üzerine konuşurken, The Departed'dan konu açıldı. Başyapıt olarak nitelendirilen ve en iyi film dalında Oscar'ı kucaklayan The Departed'ın, gerçek başyapıt Mou gaan dou'nun neredeyse birebir kopyası olduğunu kaç kişi biliyor? En iyi yabancı dilde film kategorisinde aday bile olamayan Mou gaan dou'nun yıllar sonra Hollywood versiyonu çıkıyor ve en iyi film dalında ödülü alıyor, nasıl bir mantık bu? Benzer bir sürü nedenden ötürü benim Akademi ödüllerine saygım olmamıştır hiç bir zaman. Sürekli aynı konuları tekrar eden ve seyirci üzerinde kalıcı bir etki bırakamayan günümüz Amerikan Sineması da beni artık hiç mi hiç heyecanlandırmıyor.
Bir filmi başyapıt yapan akıldan çıkmamasıdır diye düşünmüşümdür her zaman. Belki de bu nedenle benim için senenin en iyi filmi Antichrist'dır. Popüler kültürün imdb'sinde sadece 6.8 alan bir film. Lars von Trier'in Antichrist sonrası dediği üzere, "Dünyanın en iyi yönetmeniyim ve dünyanın en iyi filmini çektim". Kısmen katılıyorum... 2009'un en özgün filmi, gerek çekim tekniği gerekse ters köşeye yatıran bakış açısı ile District 9'dur benim için. Özellikle adı sanı duyulmamış Sharlto Copley'in başroldeki performansı inanılmazdı. Lafı nereye getireceğim, aslında izlemediğimiz ve/veya izleyemediğimiz o kadar çok film var ki, insan bazen kendisine zorla çöp izlettirildiğini düşünüyor. Un Prophete'yi !f'deki galasında izledim, biraz fazla uzun olması dikkatin dağılmasına neden olsa da ana karakterin kişisel çelişkileri, bazen şansa bazen şahsa dayalı stratejileri, hafiften Guy Ritchie tarzını yakalayan çoklu çıkar ilişkileri ve ırksal/dinsel göndermeler ile güzel bir filmdi. Geçen hafta ise bu yazının da konusunu oluşturan El secreto de sus ojos'u izledim. Film bittikten sonra dostlarımla hep bir ağızdan şunu dedik, "Yönetmen bize tecavüz etti!"
El secrete de sus ojos'un hakkında tek bir bilgimiz bile yoktu. Yönetmen Juan José Campanella ise adını pek duymadığımız, genelde TV yönetmeni olan bir şahıs idi sadece. Şimdi ise şunu düşünüyorum, gayet sıradan polisiye bir konu, sade bir işleyiş ile nasıl bu kadar ağır mesajlar verebilir? Yine aynı sade işleyiş ile bir erkeğin tutkusunun hayatını yönlendirişi, nasıl bu kadar görkemli anlatılır? Ana öykü olan suç ve cezaya, tutkuları, tutkuların içine dostluğu, aşkı, adaletsizliği, şahsi hırsları ve bir Arjantin filminde olmazsa olmaz futbolu mükemmel bir şekilde nasıl ekleyebilirsiniz? Aslında anlatacak çok şey var, filmden alacağınız zevki etkilememek için anlatmıyorum. Cinsellik, alkolizm, şiddet, suçu aydınlatma öğeleri, karanlık atmosfer ile birleşince seleflerine selam veren muhteşem bir film noir çıkmış ortaya.
Son olarak; yaklaşık beş dakikalık meşhur tek plan sahneyi prodüktör dostum Ercan ile defalarca izledik, ayakta alkışladık. Filmi izledikten sonra ilgili sahneyi ve nasıl çekildiğini de aşağıdaki videolardan izleyebilirsiniz.
* Şu telif hakları muhabbeti ile ilgili ayrı bir yazı yazmak gerekli. İlgili 5 dk'lik sahne Youtube'dan siliniyor, bu nedenle DailyMotion'daki videoyu paylaşıyorum...
El Secreto de Sus Ojos filmi stadyum sahnesi
Bir filmi başyapıt yapan akıldan çıkmamasıdır diye düşünmüşümdür her zaman. Belki de bu nedenle benim için senenin en iyi filmi Antichrist'dır. Popüler kültürün imdb'sinde sadece 6.8 alan bir film. Lars von Trier'in Antichrist sonrası dediği üzere, "Dünyanın en iyi yönetmeniyim ve dünyanın en iyi filmini çektim". Kısmen katılıyorum... 2009'un en özgün filmi, gerek çekim tekniği gerekse ters köşeye yatıran bakış açısı ile District 9'dur benim için. Özellikle adı sanı duyulmamış Sharlto Copley'in başroldeki performansı inanılmazdı. Lafı nereye getireceğim, aslında izlemediğimiz ve/veya izleyemediğimiz o kadar çok film var ki, insan bazen kendisine zorla çöp izlettirildiğini düşünüyor. Un Prophete'yi !f'deki galasında izledim, biraz fazla uzun olması dikkatin dağılmasına neden olsa da ana karakterin kişisel çelişkileri, bazen şansa bazen şahsa dayalı stratejileri, hafiften Guy Ritchie tarzını yakalayan çoklu çıkar ilişkileri ve ırksal/dinsel göndermeler ile güzel bir filmdi. Geçen hafta ise bu yazının da konusunu oluşturan El secreto de sus ojos'u izledim. Film bittikten sonra dostlarımla hep bir ağızdan şunu dedik, "Yönetmen bize tecavüz etti!"
El secrete de sus ojos'un hakkında tek bir bilgimiz bile yoktu. Yönetmen Juan José Campanella ise adını pek duymadığımız, genelde TV yönetmeni olan bir şahıs idi sadece. Şimdi ise şunu düşünüyorum, gayet sıradan polisiye bir konu, sade bir işleyiş ile nasıl bu kadar ağır mesajlar verebilir? Yine aynı sade işleyiş ile bir erkeğin tutkusunun hayatını yönlendirişi, nasıl bu kadar görkemli anlatılır? Ana öykü olan suç ve cezaya, tutkuları, tutkuların içine dostluğu, aşkı, adaletsizliği, şahsi hırsları ve bir Arjantin filminde olmazsa olmaz futbolu mükemmel bir şekilde nasıl ekleyebilirsiniz? Aslında anlatacak çok şey var, filmden alacağınız zevki etkilememek için anlatmıyorum. Cinsellik, alkolizm, şiddet, suçu aydınlatma öğeleri, karanlık atmosfer ile birleşince seleflerine selam veren muhteşem bir film noir çıkmış ortaya.
Son olarak; yaklaşık beş dakikalık meşhur tek plan sahneyi prodüktör dostum Ercan ile defalarca izledik, ayakta alkışladık. Filmi izledikten sonra ilgili sahneyi ve nasıl çekildiğini de aşağıdaki videolardan izleyebilirsiniz.
* Şu telif hakları muhabbeti ile ilgili ayrı bir yazı yazmak gerekli. İlgili 5 dk'lik sahne Youtube'dan siliniyor, bu nedenle DailyMotion'daki videoyu paylaşıyorum...
El Secreto de Sus Ojos filmi stadyum sahnesi

















