İstanbul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İstanbul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Eylül 2011

KaraKarga




Benim bir karga hikayem vardı değil mi? Sene 2008, mezuniyete sayılı günler kalmış, sıkıntılı bir bahar günü. Hava parçalı bulutlu, güneş yerini her an yağmura bırakabilir gibi görünüyor ama yağmur yağmayacak, tek olayı bu havanın sıkıntı vermesi. Hangi dersin bilmem ama bir dersin notlarını çektirmek üzere, Barbaros Bulvarı'nı tıngır mıngır, hoplaya zıplaya inmişim. Beşiktaş bildiğiniz gibi nereye baksanız genç, gözlerinden ışık saçan gençlik, kırmızı ışıkta bekleyen bir ordunun neferleriydi onlar! Gözün alabildiği her yere park etmiş sarı taksiler, İstanbul'un gerçek hakimi dolmuş şöförleri. Bu arada taksi ve dolmuş şöförlüğünün de bir kafası var, bir kafası var, onu sonra konuşuruz ehe. Hani her üniversite civarında öbeklenmiş bir fotokopi endüstrisi olur ya, bacasız sanayi, ve bazılarında her dersin notu olur... İşte onlardan birine girdim, her zaman olduğu gibi "ulan şu fotokopiye ne para harcadık be amk" dedim, notlarımı aldım çıktım. O sırada önce burnum sonra gözüm yanı başımdaki Simit Saray'ında fırından yeni çıkmış simitleri farketti. Fotokopiciden aldığımız bozukluklar ile 2 simit parası denkleştirip, el yakan nimete kavuştuk. (Ali'nin 100 lirası var. Ali 100 lirasının 3/5'ini fotokopiciye veriyor. Ali daha sonra kalan parasının 2/3'ile simit alıyor...) Barbaros Bulvarı dediğin yer dünyanın inmesi en keyifli, çıkması en zor yokuşudur, zaten bence adı Barbaros Bulvarı değil de Barbaros yokuşu olmalıydı, eğer bir günü bir gün Barbaros Abi'ye küfretmediysek de kendisine olan sonsuz saygımızdandır, kendisi Akdeniz'in en büyük korsanı, Osmanlı Kaptan-ı Derya'sı Barbaros Hayrettin Paşa'dır! Suç Barbaros Abi'nin değil, onun ismini bu yokuşa verenlerindir. Neyse çıkıyoruz yokuşu simitleri de yiyemedik, çok sıcak. Bir yandan da elimizde çirkin çirkin fotokopi notlar. Sonra bir anda sanki kapkaça uğramış gibi üzerime ani bir saldırı geldi. Simitler elimden yere düştü, bok oldu, notlar desen yere düştü, bok oldu. Kafamı kaldırdım, karşımda bir karakarga, ağzında bizim simidin yarısı, löpür löpür götürüyor, simit sıcak diye o da temkinli ama. İster istemez ağzımdan "orospu çocuğu" kelimesi çıktı, O ise hiç aldırış etmeden simidi yemeye devam etti. Bilemiyorum bu kargalar biliyorsun 500 sene yaşıyor derler (Abart abart 1000 sene yaşıyor derler, 2000, 3000, bugüne kadar yaşayan en uzun ömürlü canlı!), belki de yıllar önce yollarımız bir yerde kesişmişti, yılların rövanşı o gün alınmıştı, belki de yıllar sonra bir gün ben intikam alacağım. Kusura bakma karakarga dostum ama biz seninle artık ölene kadar düşmanız. (Son cümlenin bir benzeri için bakınız Klişe Hikayeler, sırtında akrep taşıyan kurbağa, akrebin onu sokması vs. vs.)

26 Aralık 2010

Kültür Başkenti Serisi / Ortaköy Hamamı Bölümü

Bir ara oturup ciddi ciddi Ortaköy ile ilgili bir yazı yazacağım. Sahilden, Ortaköy Camii'nin hemen yanından bakıldığından ne kadar güzel bir semt olduğunu, ama gerçekte ne kadar boktan bir semt olduğunu uzun uzun anlatacağım.

Yandaki yapı genellikle Ortaköy Hamamı olarak bilinen, Hüsrev Kethüda Hamamı. Mimariden, estetikten anlamanız önemli değil, Ortaköy'de yürürken kafanızı kaldırın, etrafınıza şöyle bir bakın, görür görmez,  "ne güzel bir yapı yahu, kim yapmış oğlum bunu" dersiniz. Ne de olsa Koca Sinan'ın eseri, tahminen 450-460 yıldır sadeliğinin ihtişamı ile yerinde duruyor. 

İlk başta su yok gerekçesi ile hamam faaliyetine son verildi. Sonraları restoran/bar karışımı mekanlara kiralandı. Mimar Sinan'ın bir eserini incelemek için içeri girdiğinizde, "kaç kişiyiz?, rezervasyon var mı?, damsız almıyoruz?" gibi sorularla karşılaşmamız olasıydı sanırım. Zaten iç mimaride de hamamdan eser kalmamıştı. Bu yetmemiş olacak ki bugünlerde Ortaköy Hamamı'nın etrafı tamamen brandalar ile çevrildi. Tüm dış cepheye duvarı delmek sureti ile iskelet kuruldu. Hamamın yeni hak sahibi olan mobilyacı kafasına göre bir şeyler yapıyor işte. Oysa bir restorasyon çalışması varsa, normal şartlar altında, projenin mimarı, tahmini tamamlanma süresi, denetleyen vb. bilgileri içeren bir tabela asılmalıydı. Sanırım mekan kiralanırken, "iç-dış her türlü girişebilirsin, rahat ol" denmiş. Hamamın son hali aşağıdaki fotoğralarda incelenebilir. Son fotoğrafta pideci/kebapçı Kırçiçeği'nin de "şuraya da iki sandalye, bir branda atalım, en fazla 3-5 lira kaldırım işgal vergisi veririz" diyerekten, hamamın bir kısmını kendi bünyesine kattığı görülebilir.


ekleme: sonraları dedim ki, ulan memleketteki boktan durumları görüp, atıp, tutuyoruz da ne yapıyoruz? beşiktaş belediyesi'ne durumu şikayet ettim. ilgili mobilyacının, anıtlar kurulu'ndan küçük çaplı restorasyon için izni varmış. keşke her şeyin kılıfına uydurulmadığını bilsek, keşke adamlar tecavüz etmeden yasal mücadele ile tarih eserleri koruyabileceğimize inansak... belki o zaman peşinden gitmeye devam ederdim olayın. küçük çaplı restorasyon mu lan bu?

ekleme 2: Delta A.Ş. üşenmemiş yorumlarda konu ile ilgili cevabını vermiş, her ne kadar biraz konu dışına çıkılmış olsa da pek iyi yapmışlar, buyrunuz okuyunuz.

29 Ağustos 2010

2010 Dünya Basketbol Şampiyonası

Sene 2001, Alsancak'da hemen tüm restoran ve kafeler tıklım tıklım dolu, herkesin gözü televizyonda. Avrupa Basketbol Şampiyonası'na ev sahipliği yapan Türkiye, finalde turnuvanın favorisi Yugoslavya'ya tecrübesizliğinin ve heyecanının etkisiyle yenilip, ikinci oluyordu. "Ah be bu noktaya kadar gelmişken, şampiyon olmalıydık" desek de yüzümüzdeki gurur ve sevinci silmiyorduk asla.

Türkiye o yıllarda; Avrupa çapında kulüp takımları olan, basketbol ligi heyecanla takip edilen bir ülkeydi. Muhteşem bir organizasyon gerçeleştirmese de ülke turnuva süresince basketbol ile yattı, basketbol ile kalktı. Zaten takımın başarısındaki ev sahibi etkisini kimse gözardı edemez.

Sene 2010, Türkiye Dünya Basketbol Şampiyonası'na ev sahipliği yapıyor. Çok değil 10 sene önce basketbol ile yatıp/kalkan ülkenin turnuvadan haberi yok. İstanbul'da bir iki meydana yerleştirilen dev basketbol topları dışında, sokaklarda ne bir hareket ne de bir aktivite var. Abartmıyorum, 30 dakikalık bir kültür başkenti turu atalım, hemen tüm reklam panolarında, üst geçitlerde vb. Ramazanİstanbul duyuruları ve Evet!/Hayır! propagandası dışında tek bir şey yok!

Gazetelerin "muhteşem/görkemli açılış" manşetleri attığı, 172 ülkeye saatlerce Müslüm Gürses, Sezen Aksu, Kıraç şarkıları dinletip, dansöz izlettiğimiz bir rezalete imza attık. Muhteşem arabesk kültürümüzü yansıtmak için sahneye deve yerleştirebilirdik, unutmuşuz!

Memlekette sunuculuğu meslek edinmiş kimse olmadığından, açılış seramonisinin sunuşu; tek özelliği ünlü bir yabancı mankene benzemek olan, İngilizce ve Türkçe donanımı gurbetçi olmasına dayanan, sıradan bir manken/model Tülin Şahin ile vasatı aşamayan bir oyuncu Mehmet Ali Alabora'ya kalmıştı.

Tüm seramonide ise en çok güldüğüm an, Meclis Başkan Mehmet Ali Şahin'in konuşma yapması için sahneye davet edilmesi ve "Benim için sürpriz oldu, e zaten basketbol sürprizlere açık bir spordur keh keh" demesiydi. Adamın konuşma yapacağından haberi dahi yok!

Açılış seramonisi ile ilgili söylecek o kadar çok şey var ki yaz yaz bitmez, kapanıştaki saçmalıkları heyecanla bekliyorum. Gelelim diğer rezilliklerimize...

Öncelikle kendi ülkemizde yapılan maçları izleme şansımız yok! Kepazeliğe bakar mısınız? NTV ve NTVSPOR'un yayıncılığa soyunduğu turnuvada, 12 maçın sadece 4 tanesi ulusal kanallardan yayınlanıyor (HD-en sadece D-Smart üzerinden yayın yaptığından, arada sırada yayınladığı bir maçı saymıyorum).  Ev sahibi ülkede İzmir ve Kayseri'deki maçları izleyebilmek için tek şans İzmir ve Kayseri'ye gitmek. Amerikan televizyonu ESPN tüm maçları yayınlarken ve ev sahibi ülkede istediğimiz maçı izleyemezken, bir yetkili çıkıp "çok başarılı bir organizasyon gerçekleştirdik" derse, anında tokatlamak gerekli diye düşünüyorum, ben göremedim ki ulan o organizasyonu! Muhteşem bir mücadelenin gerçekleştiği, Almanya - Arjantin maçını izleme şansım dahi olmadı! (fikstür ve yayın akışı için ilgili sayfa burada) 

Saha dışında tek bir aktivite, organizasyon vs. olmadığını belirtmiştim, saha içinde de yok öyle bir şey. Zaten aktivite/organizasyon yapılacak seyirci de yok! Biletler günlük satılıyor ve o günkü tüm maçları kapsıyor, haliyle 16.00 ve 18.30'daki maçlara kimse gitmiyor. Örneğin, dün Ankara'daki Yunanistan - Çin maçında en fazla 500 kişi vardı! Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün de izlediği Kayseri'deki Avustralya - Ürdün maçında en fazla 500 kişi vardı! Maçları izlemeye gitmiyoruz, e televizyondan da izleyemiyoruz, ama ev sahipliği ile övünürken mangalda kül bırakmıyoruz! Saha içine geri dönelim... Bugün Muz Cumhuriyeti'nde bu büyüklükte bir organizasyon düzenlenseydi, kamera nereye çekerse çeksin, turnuva logosunu ve "Muz Cumhuriyeti 2010 - FIBA World Cup" yazısını görürdünüz. Biz de ise turnuvanın nerede yapıldığı ile ilgili en büyük ipucu reklam panolarındaki Turkish Airlines ve Turkcell reklamları (saha kenarında şehir isimleri yazıyor gerçi, Kayseri dünya çapında tanınan bir şehir olduğundan, herkes turnuvanın Türkiye'de düzenlendiğini biliyordur eminim). Muz Cumhuriyeti'nde dahi saha içinde, çeşitli şovlar, faliyetler ve aktiviteler görürsünüz, biz de en basitinden pon pon kız bile yok!


Güney Afrika 2010 Dünya Kupası organizasyonunu daha yeni izledik. Ülke şartlarının da etkisi ile oldukça sıradan, basit ve renksiz bir organizasyondu. Öyle ki organizasyona dair akıllarda kalan en önemli etkinlik osuruk borusu vuvuzela. Ancak Güney Afrika dahi yukarıda bahsettiğimiz "Organizasyon 101" dersi gerekliliklerini yerine getirmeye çalıştı. "Vay efendim Euro 2016'yı bize bizi sevmedikleri için vermediler, oysa biz pek muhteşem yapardık her şeyi diyenler" bu rezilliklerimizi görüyor mu? (Ayrıca bkz. Euro 2016)


Kendi halkının bile ilgi göstermediği, organizasyondaki rezillikler nedeni ile son dakikaya yetiştirilebilen tesislere dahi laf edemediğim, ancak ve ancak turnuva sonundaki gazete manşetlerini şimdiden görebildiğim bir Dünya Basketbol Şampiyonası bu... Şöyle yazacaklar, "Alnımızın Akıyla Çıktık!", "Muhteşem Şampiyonaya Mutheşem Kapanış!" Yazık...

 "Lalesiz Çıkmam Abi!"

17 Ağustos 2010

Shallow Grave

Danny Boyle ile ilk tanışıklığım, orta okul yıllarımda hakkında hiçbir şey bilmeden izlediğim Trainspotting ile başlamıştı. Sonraları tekrar tekrar izleyeceğimi, daha farklı yorumlayacağımı ve daha fazla hayran kalacağımı bilmesem de o yıllar Amerika'nın uzağında da iyi filmler yapıldığının farkına vardığım yıllardı...

Danny Boyle'un televizyona film/dizi üreten ortalama bir yönetmenden, Slumdog Millionaire ile zirvedeki yönetmene dönüşme yolculuğunun başlangıcını ise, dönemin imkansızlıklarının etkisiyle çok sonraları izleyebilecektim.

Shallow Grave, neredeyse tamamı bir apartman dairesinde geçen, son derece basit bir konunun işlendiği, ancak karanlık polisiye atmosferi, karakterlerin planları, hikayenin ortasında duran kadın figürü ve olmazsa olmaz kadına yumruk/tokat atılması (hehehe) ile döneminin en başarılı kara filmlerinden bir tanesi. Tüm insanlığın yegane ortak madde bağımlılığını (bkz. para) ve bu bağımlılığın neler yaptırabileceğini bütün bir kurgu ile anlatırken, başından sonuna kadar temel öğe olan arkadaşlığı sorgulatan bir yapım.

Yazının bundan sonraki bölümü filmin konusu ile ilgili bilgi içerebilir...

Etkileyici girişin hemen ardından, eve dördüncü arayan üç ev arkadaşının (Christopher Eccleston, Kerry Fox, Ewan McGregor) eğlenceli mülakat seansları ile başlıyoruz. Kafa bulunan, dalga geçilen, evden kovulan adayların ardından; ilginç Hugo mülakatları başarı ile geçip, evin dördüncü ferdi olmayı hak kazanır. Tabi hikayenin hissettirdiği üzere, Hugo'nun eve gelişiyle olay da gelişir ve çok geçmeden ev ahalisi yeni arkadaşlarını bir bavul dolusu para ile odasında ölü bulur. Filmin bundan sonraki bölümü, her Danny Boyle filminde olduğu üzere, mesajı direkt yüze vuran karamsar hikaye, hikaye ile paralel muhteşem müzikler ve hikayeden bağımsız küçük neşeli sahneler ile devam eder. (Özellikle benim gibi her zavallı finansçı, muhasebeci-patron diyaloğunda duygulanacaktır heheh) Arkaplandaki sıkıntılı telefon sesi, sıklıkla kullanılan matkap, tavanarası atmosferi, dikizleme muhabbeti gibi küçük öğeler de en az yoğun şiddet içeren ana konu kadar rahatsız edici. Bunların üzerine yüksek oyunculuk performansını da ekleyince olay nihayete eriyor zaten... Akılalmaz bir karakter değişimini canlandıran Christopher Eccleston öne çıksa da henüz 24 yaşında uzun saçlı ergen imajlı, Ewan McGregor Abimiz ve iki erkeğin tam ortasındaki kadın, Kerry Fox mükemmele yakın oyunculuk sergiliyor.

Enteresan bir not ile bitirecek olursak; Reha Erdem'in ilk uzun metrajlı filmi sayılabilecek Kaç Para Kaç'ında, Shallow Grave'den yoğun esinlenmesini görebiliyoruz. İnsanlığın ortak madde bağımlılığı (bkz. para) üzerine benzer bir hikaye ve benzer rahatsız edici ayrıntılar (bkz. telefon sesi). Tek fark ana odağın dürüstlük ve sadakat üzerine kurulu olması... (Kaç Para Kaç'ın oldukça düşük bütçeli bir film olduğuna değinmiyorum) Reha Erdem'in kendinden kattıkları da Kaç Para Kaç'ı farklılaştırıyor elbette. Daha önce de muhabbetini yaptığım, fragman kıvamındaki müthiş vapur sahnesi (hemen aşağıda), Reha Erdem'in karamsar hikayenin içerisine hikayeden bağımsız küçük neşeli sahneler sıkıştırmada, Danny Boyle kadar başarılı olduğunu gösteriyor ya da ben çok iddialı konuşuyorum.




Düşük Çözünürlük









Yüksek Çözünürlük






Bir yazıda "iki film birden" şeklinde terbiyesiz ve terbiyesiz olduğu kadar kötü bir espri yaparak, huzurlarınızdan ayrılıyorum.

25 Temmuz 2010

Tulpen uit Amsterdam - Bölüm 1

Geçtiğimiz Nisan, geleneksel Amsterdam turumuz için Hollanda semalarındaydık. Amsterdam ve İrlanda'da yaşamını sürdüren gurbetçi dostlarımız ile öğlen saatlerinde, Amsterdam'ın ana tren istasyonu Central Station'ın hemen yukarısındaki Central Coffee Shop'da buluşmak üzere sözleştik.

Türkiye'den hareket eden kafile olarak iki ayrı gruba bölünmüştük. Dostların bir kısmı sabahtan uçarken, benim de dahil olduğum grup öğle saatlerine doğru ilk kalkış noktamız olan Sabiha Gökçen Havalimanı'na varmıştı. Klasik "geç kalacağız oğlum sıçtık" vb. muhabbetler ile birlikte terminal giriş kapısına ulaştığımızda, "ah benim insanları sürekli kontrol altında tutmaya çalışan, zavallı gelişmemiş polis devletim" dedik bir kez daha... Nedeni terminal giriş kapısı önünde üstü başı kontrol edilmesi gereken kitlenin, 60-70 kişilik uzun bir kuyruk oluşturmasıydı. Bizim havalimanlarında biliyorsunuz kontroller bitmez; nice ülkeye seyahat ettim, henüz terminal binası girişinde insanların donuna kadar arandığı başka bir memleket görmedim. Ha eğer üzerimde bomba olsaydı da kesinlikle terminal girişinde patlatırdım, zira en kalabalık insan kümelenmesi burada oluyor. Neyse...

Memleketimin insanı, beleş olunca öğlen 12'de şarapları, viskileri, votkaları fondipleyip uçakta kafayı buluyordu. Hatta dometes suyumu yudumlarken (elitim mirim, domates suyu içmeden uçamıyorum...), şarap eksperi yolcuların hostesler ile enteresan konuşmalarına şahit oldum,  Misal;

Yolcu: Pardon ben bir Fransız kırmızı alabilir miyim?
Hostes: Malesef efendim Fransız kırmızı kalmadı, isterseniz Kavaklıdere vereyim?
Yolcu şaşkın bir ifade ile sorgulayarak: Ne? Fransız kırmızı kalmadı mı?
Eşi olduğunu tahmin ettiğim diğer yolcu: Nolmuş?
Yolcu: Fransız kırmızı kalmamış!
Eş Yolcu şaşkınla: Aaaa?!
Yolcu sitemkar bir şekilde: Neyse tamam verin artık, ne yapalım...

Aklımızdan geçse de, terbiyemizi bozup "Beyefendi, beyefendi, lütfen bok içiniz" bağıramadık arka koltuklardan...

Dostum Cem ve yanındaki sıkıntılı orta yaşlı hatunun ilginç yakınlaşması ile Schiphol Havalimanı'na vardık. 5-10 dakikalık pasaport kontrolünde, arkaplanda bavullarımızın çoktan yürüyen zımbırtılar üzerinde olduğunu görüyorduk. Buraya dikkati, dönüş yolunda bavulların gelme süresi ile ilgili "Schiphol vs Sabiha Gökçen" şeklinde bir karşılaştırma yapacağız.



Havalimanında her zaman olduğu gibi hızlı tren bileti alındı ve "bu oğlum işte, bin, bin" nidaları ile hızlı olmayan trene binildi. Yolculuk esnası da dahil olmak üzere, "yahu bu hızlı değil" diye diretmelerim kaale alınmadı. Neyse ki; enteresan kafalarda, meşhur "Amsterdam'a giderken" grafitilerini seyre dalmışken, bilet kontrolörü gelip, "Bu biletleri boşa almışsınız, hızlı tren değil ki bu, gerçi hızlı tren de hızlı değil" dedi.

Klasikleşmiş, "Ne kadar sürüyordu yahu?", "Geldik mi?", "Burdan sonra mı iniyorduk?" soruları eşliğinde, Central Station'a vardık...

 Devam Edecek...

10 Mayıs 2010

Emek Hırsızı

Bu sıralar hemen her mecrada tartışılan bir konu Emek Sineması. Benim şahsi görüşüm neremizi yırtarsak yırtalım, adamlar kafaya koymuş, Emek Sineması'nı yıkıp yerine modern (!) bir alışveriş merkezi yapacaklar, üst katına da yalandan modern (!) bir sinema yapıp, adına Emek Sineması diyecekler. Dost sohbetlerinde bahsettim, İstiklal Caddesi'ni daha yakın tarihimizde yerle bir edip saçma sapan granitler ile döşediler. Cadde üzerindeki ağaçlar kesilmesin diye kendini ağaçlara zincirleyen üniversite öğrencilerini tekme, tokat dövüp copladılar, gözaltına aldılar. Bugün kaç kişi İstiklal'deki ağaçları hatırlıyor ya da "Ağacı kesmeyin" diyenlerin dayak yediği gelişmiş bir ülke var mı?

Ben bizim memleket kadar "eskiyi yıkalım, yenisini yapalım" felsefesinde, modernite hayranlığının, tarihin ihtişamını gölgelediği bir ülke görmedim. Oysa sadece kafamızı kaldırıp her zaman övündüğümüz Koca Sinan'ın yaptıklarına baksak, ne kadar utanırdık! Sinan, Şehr-i İstanbul'a birbirinden muhteşem eserler katmadı sadece, kendinden önceki eserleri de korumak için uğraştı. Hadi bugün İstiklal'e gidelim, caddenin en güzel binasının Yunan Konsolosluğu olduğunu itiraf edip, tarihi apartmanların bakımsızlığına ağlayalım. Hadi bugün Ortaköy'e gidelim, şahsi görüşüm çok da bir numarası olmayan Ortaköy Cami'ni izleyip, semtin geri kalanındaki mimari çöplüğü görmezden gelelim. Hadi bugün Tarihi Yarımada'ya gidip tarihi nasıl yokettiğimizi görelim veya restorasyon adı altında içine ettiğimiz İstanbul Surları'nı izleyelim.

Dostum Şuşu blogunda, "Emek'in yerine yapılması düşünülen alışveriş merkezinin yerinde eskiden ne olduğunu çok iyi biliyor olacağım." demiş, çok da doğru demiş... Emek, hemen yanı başında yıllardır inşaat halinde bulunan Demirören'in boktan binası dururken, bir kalemde yıkılacak bir yapı değildir! Sen Emek'i yıkabilirsin ama, neredeyse bir asırlık tarihindeki anıları yokedemezsin. Bu nedenle unutmayacağız, affetmeyeceğiz ve her zaman orada gerçekte ne olduğunu bileceğiz! İKSV gibi olmayacağız, İstanbul Kültürü diye bağırıp, yılların festival mekanı tarihi Emek Sineması'nı unutmayacağız! Bir sonraki nesile üzülüyorum aslen, onlar bilemeyecekler, aynı bizim birçok şeyin öncesini bilemediğimiz gibi...


Benim bildiğim bazı şeyler var. Bugün en görkemli kültür ve sanat gösterilerinin yapıldığı mekanlardan biri Lütfi Kırdar Kongre Merkezi. Peki kim bu Lütfi Kırdar, ülke sanat ve kültürüne ne kattı bu adam? Kaç kişi biliyor bu adamın bir tarih, mimari, sanat ve İstanbul düşmanı olduğunu? Bu adam kankası Henri Prost ile birlikte İstanbul'da kaç yüz tane eser yıktı, kaç yaşam alanını yok etti, bilen var mı? Bugün Unkapanı civarındaki Atatürk Bulvarı eskiden 1500'lü yıllarda yapılmış cami, hamam ve nice eserle doluydu, bilen var mı? (Mustafa Kemal'i biraz eleştirelim mi, "bu şehre sakın dokunmayın" diyen Mimar Le Corbusier'i kovup, Henri Prost'un şehri yokedişini desteklediği için?) Bugün içinden geçmekten korktuğumuz, karanlık Taksim Gezi Parkı'nın yerindeki Taksim Kışlası'nı (yukarıdaki resim) ben göremedim! Bir sonraki nesil göremeyecek, bilen var mı? Dolmabahçe Sarayı'nın bir bölümünü yıkıp, yerine İnönü Stadı'nı yapanlar eseriyle gurur duysunlar, zira bugün onların yetiştirdiği nesil "Dünyanın En Güzel Futbol Stadı" bizim diye bağırıyor, ne kadar acı değil mi? Çok mu geriye gittik, artık böyle şeyler olmuyor değil mi? Kimse gökdelen dikmiyor Taksim - Beşiktaş arasına, kimse Dolmabahçe Sarayı'nın bahçesine otel kurup, dünyanın en çirkin silüetini oluşturmuyor boğaz kıyısına ve oteli denize doğru iterken havalandırma tünellerini tıkayıp, bok kokusu salmıyor dört bir yana, kimse Çırağan'ın duvarlarındaki pencereleri sıvayıp, sade vatandaşın sarayı rahatça gezmesini engellemiyor... Daha o kadar çok örnek sayabilirim ki! Biz bu şehrin içine ettik dostum! Ben suçluyum, sen suçlusun, biz suçluyuz, çünkü gözümüzün önünde yokolan tarihi, kültürü ve mimariyi sadece izliyoruz! Emek Sineması yıkılmış, çok mu?